Şairin deyişi ile; “Hüzündür en yakışanı bize…”

0

Aydın Ayan, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü’nde öğrenim gördü (1972-1977). Bitirdiği Bölümde 1979’da Asistan, 1990’da Doçent, 1998’de Profesör oldu. British Council bursu ile İngiltere’de (1986-1987), Eisenhower Exchange Fellowship ile ABD’de inceleme, araştırma ve sanatsal çalışmalar yaptı. 35 kişisel 300 karma sergiye katılmıştır.

Sanatla tanışmanız nasıl oldu ?

Bu konuya genellikle benzer yanıtlar verilir, sanki herkes anasından sanatçı doğmuştur. Bence sanatçı doğulmaz, belli yetilerle doğulur ve sonradan çalışıp çabalayarak sanatçı olunur. Benim öyküm de benzerdir. Büyük babam dişçiydi. İlk anımsadığım şey; o dönemde döküm yaptığı alçılardan alıp duvarlara bir şeyler çizdiğimdir. İkinci anımsadığım şey ise; tarlada çalışan annemin yanında bulunduğum bir gün amcamın altı renk kuru boya kalemi getirdiği ve “Ressam bey sana renkli kalemler getirdim” deyişidir. Anlaşılan resim yapmayı, daha o zamanlarda bir şeyler çiziktirmeyi seviyormuşum. Bunların yanı sıra, hiç unutamadığım bir başka anım da şudur: Trabzon’un Çaykara ilçesinde, ortaokul birinci sınıf öğrencisiyken öğretmenimiz bir ödev vermişti. Ödevi severek yapmıştım ama bir arkadaşımın yaptığı resmi hala unutamam. Tüyleri pırıl pırıl, gagası turuncu bir kara tavuk resmi yapmıştı. Belleğimde  zaman içinde bambaşka bir boyut kazanmış olabilir ve büyük olasılıkla da böyledir. O günden bu güne çok uzun zaman geçti. Birçok kez o kara tavuğu yapmaya çalıştım ama hala o arkadaşımın yaptığı kara tavuk gibisini yapamadım.

Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde ortaokul ve liseyi okurken kendi kendime tuvaller hazırlamaya ve boya resim çalışmaları yapmaya başlamıştım. Hayat mecmuası o dönemde ortasındaki iki sayfaya yayılmış ustalardan resim reprodüksiyonları yayınlıyordu. Ben derginin yayınlanmasını heyecanla bekler, yayınlanan resmin Cumartesi öğleden sonra desenini çizer Pazar günü de boyasını yapardım.  O dönemde bu yaklaşımla sanat tarihinin önemli ustalarından çok sayıda kopya yaptım.  Güzel Sanatlar Akademi’sinin varlığından daha haberim yoktu.

1972 baharında üniversiteye hazırlık için Ankara’ya geldim. Devlet Güzel Sanatlar Galerisi o yıllarda Sıhhiye semti Zafer Pasajı’ndaydı. Sık sık oraya gidiyordum. Sergileri gezdikçe oradaki sanatçıları tanımaya başladım. Bir gün cesaretimi toplayıp galeride sohbet eden sanatçılara resimlerimi gösterdim. Resimlerim hakkında oradaki en yaşlı ressam olan Eşref Üren yorum yaptı. “Evladım, iyi dersem kendini büyük ressam sanacaksın, kötü dersem küseceksin resim yapmayacaksın. Bu işi yapmadan önce gramerini öğren. Bu iş için de Akademi’ye git, sınavlarına gir” dedi. Karşısındaki masada oturan kişi galeri müdürü ressam Osman Zeki Oral’dı. Diğer yanda ressam Aslan Gündaş ve ressam Mustafa Ayaz vardı. Bana sevecenlikle yaklaşıp yardımcı oldular. Böylece ben Akademi’nin yolunu tutmuş oldum. Sonraki 45 yıllık sanatsal öyküm özet olarak MSGSÜ Tophane-i Amire’deki sergimde görülebilir.

Resimleriniz için; insana dair, insanı anlama ve anlatma, kendini tanıma ve tanımlama, insana ve yaşama dair yorumları yapılmış…

30-40 yıl kadar önce kaleme aldığım “Sanat Görüşüm”de ben de ilgi alanlarımın bu noktalarda yoğunlaştığını belirmiştim. Sanatçı ne, niçin, nasıl ve kimin için yapmalı? sorularına yanıt aranmalı demiştim. Bunca yıldır bu soruları kendime sorup yaptığım resimlerle yanıt aramaktayım. Soru ve yanıtlar temelde insan üzerine yoğunlaştı ve öyle sürüyor. Sonuçta insanın iki belirleyici özelliği, olumlu ve olumsuz yönleri üzerine odaklandı resim çalışmalarım. İnsanın negatif yanı insanlık tarihi boyunca hep savaşla iç içe olmasıdır. Bu insanın yıkıcı, yok edici özelliğidir. Pozitif yanı ise bilinçli bir biçimde var oluşundan beri sanat ve zanaattan hiç kopmamış olmasıdır. İnsanın olumlu yanı akıl ve duygu birlikteliğinde doğru düzlemde yan yana geldiği zaman ortaya sanat denen güzellik çıkmaktadır. Bu nedenle sanatın; sanatçı olmamın ötesinde özel bir önemi vardır. Benim için sanat dile ilişkin sanatsal güzelliklerin yanında, insana ve yaşama eleştirel bakıp yaşamı sorgulayabilmektir çünkü.

Ozan Hüseyin Yurttaş sizin resimleriniz için “acının rengini bulan bir ressamdır” diyor…

Acı, yaşamın özünde var olan bir şeydir. Benim resimlerimde hüzün, acı ve umut yan yana getirilir. Şairin deyişi ile; “Hüzündür en yakışanı bize…” resimlerimde karşıtlıklara dayandırılmış bir yaşam bütünlüğü oluşturulmaya çalışılır. Zaman zaman acı ve hüzün ağır basıyor olabilir. Pesimist bir insan değilim. Yaşama yapıcı ve belli umutlarla bakan bir ressamım. Ama sanatçının görevinin sadece güzellikleri betimlemek olmadığını da biliyorum. Sanat, ayrıca eleştirel bakıp yaşama ayna tutarken bir yandan da onu sorgulayabilmek ve bu yolla dönüştürülmesine katkıda bulunmanın yollarından bir tanesidir. Sanatçı-insan ise; eğer yapabiliyorsa kullandığı sanat dalının olanakları ile buna katkıda bulunabilendir diye düşünüyorum. Bu açıdan sanatçının işi hiç kolay değildir. Sisyphos öyküsündeki gibi “yük”ünü hep tepeye taşımaya çalışır. Ama hiçbir zaman tam tepeye çıktığını düşünmemeli. Tam tepede olmak söyleyecek sözünün kalmadığıyla ve tükenmekle eş anlamlıdır. Bu nedenle gerçek sanatçı bulunduğu yerden aşağı yuvarlandığında da tekrar tepeye kayasını taşıma yürekliliğini gösterebilendir.

Hiç sansüre uğradınız mı ?

Pek çok sanatçı gibi; değişik biçimlerde ve zamanlarda sansüre uğradım. Bilinçli olarak oto-sansür de yapmak zorunda kaldım. 1970’li yılların sonunda yaptığım resimler protest resimlerdi. 12 Eylül 1980 sonrasında yaptığım resimler ise simgesel nitelikte… Çünkü düşünceleri çok açık ve vurgulu bir biçimde dile getirmek bazı durumlarda rahatsız edici hatta tehlikeli olabilir. Niye böyle bir yol izlediğime gelince; sanırım 1983 yılıydı, 12 Eylül sonrasının baskıcı ortamında 33 genç idam edilmişti. Bir sanatçı olarak bu duruma “İnsanın İnsana Ettiğidir” konulu resmi yaparak tepki göstermek istedim. Darağacının gövdesinin çürüdüğü, her tarafın insan iskeletleriyle dolduğu, bununla birlikte idamların hala sürdürülmekte olduğu düşüncesi ile bu durumun insana ve insanlığa yakışmadığı gerçeğini resimsel dille görselleştirmek istedim. Bu resimle Devlet Resim ve Heykel Sergisine başvurdum, resmim sergilendi ama hakkında olumlu ya da olumsuz fazla bir yazı yazılmadı; eleştirmenler sessiz kaldı. Bunun üzerine bazı durumlarda haykırmanın sessizlikle eş anlamlı olduğunu düşündüm. Baskıcı dönemlerde verilecek mesajın simgesel bir dil kullanarak da karşı tarafa ulaştırılabileceği kanısına vardım ve resimlerimdeki simgesel yönelim belirginleşti.

Bazı resimleriniz ayna temalı, bunun nedeni nedir ?

1986 yılında British Council bursu ile İngiltere’ye gittim. Bir buçuk yıl kaldım orada. O süreçte kendi yurdumdan ve ülkemde yaşananlardan uzak kaldım. Resmin temel sorunsalı ve felsefesi üzerine yoğunlaştım. Yansıtma sorunsalı, Marksist felsefenin temel sorunsallarından bir tanesidir. Buna bağlı olarak mimesis’i hem Platon(Eflatun) hem de Aristo öğretilerinin temeline oturttular.. Platon’un mimesis yani yansıtma kavramı düşünsel boyutu ile Hegel’e uzanır ve idealist felsefeyi oluşturur. Aristo’nun mimesis kuramı  ise Marks’a ve Caudwel’e uzanarak maddeci felsefeyi oluşturur. Bu bakış açısı ile yansı/t/ma sorunsalı üzerine durmaya başladım. Resim Sanatı Tarihi’nin başyapıtlarında ayna konusunun ve yansıtma sorunsalının izini sürmeye başladım. Ayna resimler ve “yansı/t/ma üzerine düşünceler” dizisi ortaya çıktı.

Video-art ve enstalasyonlar hakkında neler düşünüyorsunuz ?

Sanatçı olarak kişisel yeğlememi, toplumsal yanını ve gelenekle bağını düşünerek figüratif resimden yana kullandım ve kullanmaktayım. Bununla birlikte, yaşam gibi sanatın da çeşitliliğe, farklı biçim ve biçemlere açık olması gerektiği düşüncesindeyim. Sanatsal yaratış bir türlü değil bin bir türlü; olabildiğince çeşitli ve varsıl olmalıdır. Mao’nun çok sevdiğim bir sözü vardır: “Bin çiçek açsın, bin düşünce yeşersin…” Ben bu düşüncedeyim. Ne kadar farklı sanatçı varsa o kadar farklı kimlik, biçem ve üretim olmalı. Entalasyon, videoart, performans ya da bir başka yönelim burada yerini alabiliyorsa diyecek bir şey yok;  yeter ki yaşamda ve sanatta yerlerini insani bir bakış açısı ve çağcıl bir yorumla alabilsinler. Zamana dayanıklı olma ve yarına kalabilme sorunu ise “deneyci” yaklaşımları aşan apayrı bir konu…

Türkiye’de sanat nereye gidiyor ?

Dünyada nereye gidiyorsa oraya. Teknolojinin böylesine hızla geliştiği ve iletişimin yaygınlaştığı bir dünyada başka türlüsü olanaklı mı ? Ama bu; bugüne kadar gelen çizginin tükendiği ve yepyeni bir resim dünyası kurulduğu anlamına gelmez. Yüzde yüz yeni diye bir şey yoktur. Sadece yeni pazarlama ve moda yenilikleri satma yönetmeleri ve çabası vardır. Yarını kuracak yenilikler köksüz olamaz, geçmiş deneyimlerin bağrından doğar, yeni durum ve oluşumlar doğururlar. Örneğin Paul Cezanne’a kadar resim sanatında gürül gürül akan, “modle”ye dayalı bir nehir vardı. Cezanne da o nehirden beslendi ve zaman içinde “modülasyon”u buldu.  Espas sorunsalına yeni bir boyut kazandıran kübizm akımına düşüncede kaynaklık etti ve yeni bir yöne taşımış oldu. Böylece, Cezanne’a kadar gelen büyük ırmak modle ve modülasyon diye iki kola ayrıldı. İkisi de hala devam ediyor ve etmeyi sürdürecek. Bugün baktığımız zaman avangard sanat da bazı kaynaklardan beslenir, dallanıp budaklanır, bazan çeşitlenerek dönüşür, bazan da deneysel özü gereği yok olur. Bu dünyada da böyledir Türkiye’de de…

Dünyada sanat nereye gidiyor ?

Teknolojinin zaman zaman öne çıkacağı ve bir süre daha etkin konumunu taşıyacağını düşündüğüm bir geleceğe doğru… Ama ne yazık ki yaşam ve insana yakınlaşmaya değil, yabancılaşmaya doğru… Bu süreçten medet umanlar, bunun sürmesini isteyenler, en azından bu durumu sürdürme çabasında olacaklar. Ama insanı ve yaşamı merkeze alan gerçek sanatçılar ve onların ürettiği sanat her zamanki gibi kuşkusuz gelecekte de öne çıkacak. Çünkü sanatsız insan, insansız sanat düşünülemez.

 

Türkiye’deki sanat piyasası için neler demek istersiniz ?

Buna; olmayan, henüz oluşmamış sanat piyasası dersek daha doğru olur. Gerçi iyi sanatçılarımız var, bununla birlikte hem sanatçılardan bazıları hem de pazar ve piyasa olgusunu yönlendirenler farklı düzlemde gerekli olan ilke ve kuralları kısa süreli kazanç kaygısı nedeniyle henüz yaşama geçirebilmiş değillerdir. Doğru ve gerçek değerleri, sanatsal-kültürel ortamı besleyecek, yarınlara doğru daha donanımlı gidilebilmesini sağlayabilecek temel ölçütlerin olmaması nedeni ile sağlıklı bir piyasının kurulabilmesinden söz etmek zor. Bugünkü durum, içi boş bir cevizin suyun yüzeyinde gezinip durması ile eş anlamlı. Teknolojik olanakların gelişmesi koşutunda sanatsal yayınların çoğalması sevindirici, bununla birlikte “müzesiz” bir toplumda sanatın yeri, buna bağlı olarak da sağlıklı bir pazar ya da resim piyasası bugün için düş. İyi sanatçılarımız var demek sağlıklı bir kültür-sanat politikamız olmadığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor ne yazık ki.

Türkiye’deki iyi sanatçılara örnek verebilir misiniz ?

Benim vereceğim isimlerle başkalarının beğenileri farklılaşabilir doğal olarak. Bu nedenle isim belirtmem doğru olmaz. İyi olanlar da, olamayanlar da kendilerini bilirler.

Sanatın para düşüncesi ile üretilmesi ruhunu mu kaybettirdi sizce ?

Bir iş ve meslek profesyonel anlamda yapıldığı zaman  onu üreten kişiyi yaşatabilmesi için paraya gereksinimi vardır. Yapılan işin parasal karşılığını ya da özdeksel değerini bulabilmesi olumsuz bir şey olarak algılanmamalı. Bununla birlikte sanatçı sadece istem-sunum olgusuna bağımlı üretimde bulunuyorsa , sanatsal üretimine aklını ve yüreğini koymuyorsa yavan, yapay ve sahici olmayan üretimlerde bulunuyor demektir. Bu da hem sanatı hem de sanatçılığı olumsuz bir noktaya taşır. Zanaat öğrenilebilen bir şeydir. Önceden yapılmış örneklerden yola çıkılarak çoğaltılabilir. Sanat yapıtı ise biriciktir; aklın ve yüreğin ortak sesi ile  yaşam bulabilir. İçselleştirilmeden üretilirse yapaylaşır ve inandırıcılığını yitirir.

Çalışırken günlük ritüellerinizi öğrenebilir miyiz ?

Ben çalışkan bir insanım. Çalışarak kendimi dinlendiririm desem yeridir. Resim yaparken yorulursam kitap okurum, kitap okurken yorulursam yazı yazarım, yazı yazarken yorulursam film izlerim ya da  bahçeyle ilgilenirim. Güneşlenirken bile gazete, kitap okurum. Yaşamın keyfine ancak çalışırken varabiliyorum.

Üretemediğiniz zamanlar oluyor mu ?

 45 yılllık sanatsal yaşamımda, zaman zaman diğer sanatçılar gibi benim de açmazlar yaşadığım olmuştur. Bu durum uzun sürmemiştir. Bu konuda kendimi tanıyorum ve bazı açmazları ancak çalışarak aşabileceğimi biliyorum. Açmaz, sıkıntı, karasızlık çalışmaya başlamadan öncedir benim için. Fırçayı elime aldığım zaman yani fırçayı tuvale ilk vurduğumda sıkıntı da yorgunluk da kararsızlık da bitmiştir artık. Kafamdakini gerçekleştirene kadar çalışabilirim. İlham perisini beklemeye gerek yok, çalıştıkça o kendiliğinden gelecektir, bilirim.  

gülistan ertik

gulistanertik@gmail.com

Share.

About Author

Comments are closed.