Cenk Çalışır; “Gerçekte hiçbirimiz göründüğümüz kadar iyi değiliz…”

0

 

“Biliyorsun değil mi? Gerçekte hiçbirimiz göründüğümüz kadar iyi değiliz…”

Neyran GÜNÜÇER

neyran@mutlusonmedya.com

cc2+

Türkiye’de polisiye roman yazarları arasında yerini sağlamlaştıran Cenk Çalışır bu defa karşımıza Kan Yağmuru ile çıkıyor. Yazarla son romanı ve gelecek projeleri hakkında konuştuk…

Diğer üç polisiye romanla birlikte son kitabınız Kan Yağmuru ile polisiye yazarlar arasında yerinizi sağlamlaştırdınız. Nasıl başladı polisiye tutkusu?

 Roman okuyucusu olduğum dönemden beri ilgi alanım suç oldu. Hikayesini suç üzerinden anlatan romanları, karanlık, zekice ve çokgerçekçi buldum. Suçun zarif bir dille kaleme alınışını sevdim. Niye bilmiyorum ama böyle. Niye kısmıyla da çok ilgili değilim aslında.

Suç ve suçluluk, insanın görünmeyen, kendisine sakladığı, bazen kendisinin bile tanımadığı yönü. Bir suçla karşılaştığınızda ne yapacağınızı bildiğinizi düşünseniz bile o an geldiğinde yaşadıklarınız çok farklı olabiliyor. Suç karşısındaki tavrınızla kendinizi yeniden tanımlıyorsunuz. İnsan muamması. Aslında edebiyat da bu. İnsanı anlatıyor. Ben bunun suç üzerinden anlatıldığını gördüğümden beri bu alandan besleniyorum. Başka türlerle ilgili okumalarım var ama konu suç olduğunda okumaktan öte çalışıyorum adeta. Elimdeki kitap polisiye olduğunda okurdan çok yazar oluyorum. Okuduklarımı tartışıyor, ben olsam nasıl yazardım diye soruyorum. Başlangıç olarak bunu ele alırsak liseli çağlara kadar gideriz sanırım.

Kan Yağmuru’nun kurgusu nasıl ortaya çıktı?

Kan Yağmuru’nu yazmazdan önce ne istediğimi biliyordum. Gerilim romanı, korkunun daha baskın olduğu bir çalışma olacaktı. İddiası korkutmak olan bir hikaye arıyordum. Ama bugüne dair duyduğum rahatsızlığıma da göndermelerim olacaktı. Günümüzün korkutmalarını ele almak istiyordum. Bu birikme döneminde aklıma geliveren fikirleri kısa notlar olarak kağıda dökmeye başladım. Notların araları dolmaya başladığında hikaye de şekillenmeye başladı.

Bugün yaşadığımız hayat, benim içine doğduğum dünyadan çok farklı. Kırk sekiz yılda geldiğimiz nokta korkutucu. Biz, gece yarılarına kadar karanlık sokaklarda çocuk halimizle oyunlar oynardık. Mahallenin delisinden başka kaçacağımız kimse yoktu. O da oyundu zaten. Şimdi yetişkin halimizle giremediğimiz sokaklar, görmediğimiz mahalleler var. Ve buna alıştık. Yadırgamıyoruz. Televizyonda kadının dövülmediği dizi neredeyse yok. Üstelik marifetmiş gibi tanıtım filmlerinde, fragmanlarda bu sahneler öne çıkıyor. Dizi, tanıtımını bunun üzerinden kuruyor. Ekranda öpüşen bir kadınla erkeği çocuklarının görmesinden rahatsız olan anne babalar, kadının dövülüşünü, erkeklerin birbirlerine silah çekmelerini, ‘kafana sıkarım’ sözlerini, ailece, çekirdek çitleyerek, çay içerek izliyorlar.

Bu rahatsızlıklarım, korku, gerilim ve suçla birleşince Kan Yağmuru geriye dönüp baktığımda tam da anlatmak istediğim hikayedir.

“Edebiyat, düştükçe derinleşen bir kuyu gibi…”

İlk romanınız Satranç Cinayetleri ile son romanınız Kan Yağmuru’nu kıyasladığınızda suç

edebiyatında nasıl bir yol kat ettiğinizi düşünüyorsunuz?

Satranç Cinayetleri benim okur olmaktan öte bir bilgim olmaksızın kaleme alındı. Çok okuyor olmanın verdiği birikimin yüklediği cesaret, yazma arzusu ve iş değişikliği nedeniyle kendime ayırabildiğim zamanların artması sonucu oldu. Yazmak, hep istediğim ama ertelediğim, ertelemek zorunda kaldığım bir tutkuydu.

Satranç Cinayetleri’nden sonra edebi anlamda kendimi geliştirmeye çalıştım. Öykü ve Yazın Atölyelerine katıldım. Son dört senedir bu çalışcc1+maların içindeyim. Edebiyat,düştükçe derinleşen bir kuyu gibi. Bu kuyuda olmayı seviyorum. Öğrendiğim teknikleri çalışmalarımda uyguluyorum. Bu gelişim ile eylem kurgusundan, zihinsel kurguya, mizahtan, korkuya evrilen bir yol çizdiğimi düşünüyorum. Dört çalışmayı yan yana koyduğunuzda birbirinden oldukça uzak eserler. Satranç Cinayetleri eylem kurgusudur ve şimdi ne olacak sorusu baskındır.

Zehr-i Katil daha içsel yolculukları olan, okuru kendisi ile yüzleştiren bir romandır. Bir çok okur, aşkın tarifi ve ele alınışının çok farklı olduğunu söyledi.

Oyun İçinde Oyun, üç ayrı karakterin hikayesidir. Murat , Kerem ve Racniş. Bu karakterleri takip ettiğinizde, örneğin sadece Murat başlıklarını okuyup, diğerlerini atladığınızda sadece Murat’ın hikayesini okursunuz. Bunu Kerem ve Racniş için de yapabilirsiniz. Benim yazdığım sıra ile okursanız bir roman olarak okursunuz ve son iki bölümde üç ayrı hikaye birleşir.

Post Modern kaygıları olan bir çalışmadır. Romanın üç boyutlu derinliğini yırtar ve bunu yaparken mizahtan beslenir. Okurken kahkaha atacağınız ender polisiyelerdendir.

Kan Yağmuru üçünden de çok uzakta, başka bir kulvardadır.

 -Daha önceki kitaplarınıza kıyasla Kan Yağmuru’nda gerilim ve korkuyu daha baskın

görmek mümkün, bu polisiyeden gerilim ağırlıklı romana doğru gideceğinizin bir göstergesi

olabilir mi?

 Bu konuda kendime verdiğim bir söz yok. Polisiye şemsiyesi altında diğer türlerle kol kola girebiliyorum zaten. Bu anlamda salt gerilim romanı olur mu bilmiyorum. Beni heyecanlandıran, yazmak istediğim konuları o gün geldiğinde nasıl ele alacağım bugünden planladığım bir şey değil. Öte yandan yazıyor olmak durdurabildiğim bir şey de değil. Yazmayı özlediğimi, yazıya başlamak için sabırsızlandığımı biliyorum. Polisiyede tıkanacağımı ya da doyacağımı düşünmüyorum. Ama dediğim gibi verilmiş bir sözüm yok. Bir gün polisiye dışı bir şey yazmak istersem denerim.

İnsanların karanlık yönünden besleniyorsunuz bu sizi psikolojik olarak günlük hayatta

etkiliyor mu?

 “Biliyorsun değil mi? Gerçekte hiçbirimiz göründüğümüz kadar iyi değiliz.”

Bu cümle Kan Yağmuru’nun önsözüdür. Ben kendisi ile barışık biriyim. Gerçekte nasıl göründüğümü ve aslında ne olduğumu biliyorum. Sizden ya da diğerinden de farklı değilim bu anlamda.

Bir okurum Satranç Cinayetleri’ni okuduktan sonra romanı çok beğendiğini, ancak yazarından da korktuğunu bildirmişti. Bir seri katil hikayesini bu şekilde ele alabilmek için polis ya da seri katil olmalıymışım.

Verdiğim yanıtta korkmaması gerektiğini, sıradan bir insan olduğumu, çevresinde sevilen, sayılan, hayırlı bir evlat, iyi bir eş ve model bir baba olduğumu yazdım. Tıpkı Albert Fish, Ted Bundy, John Wayne Gacy ve diğer seri katiller gibi.

Polisiye yazıyor olmanın gereği olmak zorunda değil elbet ama çalışma ve ilgi alanım suç olunca ister istemez algılarım da buna dönük oluyor. Hepimizin gördüğü bir fotoğrafa, hepimizin okuduğu gazetelerin üçüncü sayfalarındaki haberlere farklı bir gözle bakıyor olabilirim. Bir çoğu için haber değeri taşıyan konu, benim için bir insanın suç ile temas ettiği bir kesittir. Ve ben o yaşamın evvelini düşlerim. Ne oldu, nasıl gelişti ve sonu bu haberle bitti.

Cenk Çalışır’ın kendine özel bir yazma metodu var mıdır?

 Yazmanın eylem halinden önceki hazırlık aşaması benim için çok önemlidir. Akılda yazmak diyebileceğim bu dönem araştırma, okuma, ilgili kişilere danışma ve birikme ile geçer. Biriktirdiklerimi kurguya yedirmeye başladığımda hayalleme dönemi başlar.

Yürümeyi seven biriyim. Yürürken düşünmek benim için verimli bir yöntem. Hava şartları elverdiğince haftada altı güne oldukça erken saatlerde yürüyerek başlarım. O anda konsantrasyonum yüksektir. Çünkü parkurda yürürken dikkatimi dağıtacak bir şey yoktur. Yürümek tekdüze bir hareket olduğundan vücut adeta refleks olarak ritmini bulur ve ardışık hareketlerle devam eder. Bu noktada beyinden ibaret olmak kolaylaşıyor.

Sabahın ayazında, gün doğmak üzereyken akşama ne yazacağımı, kurgunun nasıl devam etmesi gerektiğini ve ifadelerimi kendimle tartışır, karakterleri hayallerim. Kurgu gereği nasıl davranması gerektiğini, içinde bulundukları ortamı düşünürüm. Bundan sonrası karakterlere bürünmek ve hazırladıklarımı onların üzerinden seslendirmektir. Benim yazıyor olmaktan keyif aldığım tam da bu dönemdir. Cenk Çalışır dışında bir şeye bürünmek çok heyecan verici. Yazar olmanın keyfi benim için tam da bu noktadır. Karakterleri ne kadar güçlü hissedebiliyorsam yazıyor olmanın hazzı o kadar yüksek ve yazılanlar o kadar gerçekçi oluyor. O kıyafeti giyemediğimde bu yazıya yansıyor. Yazdıklarım içime sinmediğinde inatlaşmıyorum. Yazıya ara veriyorum. Uzaklaşıyorum. Bu nedenle yazdıklarını silen biri değilim.

Yazma anımın ritüel bir yanı yoktur. Koşullar açısından ele alacak olursak hiçbir şartım yok. Klasik ya da heavy metal dinlerken yazabilirim. Müzik şart da değildir. Benim koltuğum, benim masam, sarı ışığım, sessizlik, sabah ya da gece gibi olmazsa olmazlarım yok. Bilgisayarım ve elektrik olması yeterli.

 Yarattığınız karakterleri konuşalım. Aynı kahramanların başka maceraları şeklinde eserlere yer vermediniz. Devam öyküleriniz olmadı. Özel bir nedeni var mı? Karakterleriniz için esinlendiğiniz, eşleştirdiğiniz birileri var mı?

 Kahramanların devam hikayeleri ilk romandan beri okurların talebi aslında. Satranç Cinayetleri’nden sonra Ulusal Güvenlik Bürosu’nun yeni maceraları beklendi. Zehr-i Katil’den sonra Nazan’ın hayatının nasıl sürdüğü merak konusu oldu. Oyun İçinde Oyun’dan sonra Murat’ın devam öyküleri istendi. Sağ olsunlar okurlar kahramanlara benden çok sahip çıktılar.

Az önce belirttiğim gibi ben yazıyorken o olmayı sevdiğimden yeni bir kurguya başladığımda o dünyayı kurarken, yeni karakterlerle tanışmayı ve bir süre için onlar olmayı eğlenceli buluyorum. Ama bu demek değil ki hiçbir zaman olmayacak. Bir gün çok özleşiriz Ercan Demir ya da Murat olarak yeniden çıkarım karşınıza. Hiç olmayacak diye verilmiş bir sözüm yok.

Karakterler için birebir örneklediğim ya da eşlediğim birisi yok. Ama yazdıklarım, benim birikimlerim ise mutlaka ve mutlaka tanıdığım, okuduğum, izlediğim, ya da dinlediğim birilerinden bir şeyler süzülüp o karakterin oluşumunda etkili oluyordur. Ancak bu benim bilerek, düşünerek ya da seçerek yaptığım bir şey değil. Bilinçli bir örnekleme değil yani.

 Bundan sonraki projelerinizden bahseder misiniz?

 Bazen tek bir konuya yoğunlaşamıyorum. Şu anda bir casus ve bir mafya hikayesi için biriktirmeler, okumalar yapıyorum. O dünyaların jargonlarını, hiyerarşilerini ve kendi kurallarını inceliyorum. Tarihte öne çıkan, yaşanmış hikayeleri öğreniyorum. Bu konuları içeren belgeseller izliyorum. Çalışmalar sırasında konulardan biri öne çıkmaya ve beni içine almaya başlıyor. İşte o noktada kurgu belirmeye, şekillenmeye başlıyor. Giriş cümlesini yazıyorum. Böylece yeni bir romana başlamış sayıyorum kendimi. Başlamak, bitirmenin yarısıdır diyenlerdenim yani.

Edebiyat dışında sinema ile de ilgiliyim. Kan Yağmuru’nun senaryosunu yazıyorum. Senaryonun yazımı bitmeden yeni bir romana başlayabileceğimi sanmıyorum. Mafya ve casus dünyaları henüz sisin ardındalar. Roman için birikmeye devam ediyorlar. Belki birleşirler. Belli mi olur? Hayal bu. Aklıma tel örgü çekemem ki.

Share.

About Author

Comments are closed.