BEHİÇ AK; SANAT HER ALANDA KENDİNİ BİÇİMLENDİRİR!

0

Bir insanın sesi, geçmişe ve geleceğe gidebilir mi?
Gider…
Bugün geçmiş olur, gelecekte bugün. Sanat, izlerini her zamana taşır. Adım adım bir yolculuktur sanat. Bu yolculuğa çıkan ve sanatın birçok dalında, başarılara imza atmış, sesi dünde ve bugünde yankılanan ‘’Behiç AK’’ yazarsa, çizerse bu ses geçmiş zamanda da var olur, gelecek zamanda da…
Behiç Ak 1956’da Samsun ‘da doğdu. Karikatürist, yazar ve belgesel yönetmeni olan sanatçı, Yıldız Teknik Üniversitesinde Mimarlık eğitimi aldı. İstanbul Teknik Üniversitesinde, Mimarlık alanında master yaptı. Çocuk kitapları, yazıp resmeden sanatçı, Cumhuriyet Gazetesi’nde ‘’Kim kime Dum Duma ‘’ adlı çizgi bandını çizmektedir.

Şebnem Sunar / sebnemsunar19@gmail.com

Sanatçı;1996 Gazeteciler Cemiyeti Karikatür Ödülünü, 1993 Kültür ve Turizm Bakanlıığı Özel Ödülü, Türk Sinemasında Sansürün Tarihi-Siyahperde-1994 Ankara Film Festivali, En İyi Belgesel Film Ödülünü ve Kültür Bakanlığı Özel Ödülünü, Ayrılık-1996 Afife Jale Ödülleri,’’En İyi Yazar’’ Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülünü , Tek kişilik Şehir-2003 Afife Jale Cevat Fehmi Başkut’’En İyi Yazar ‘’ Özel Ödülünü, 2004 Ankara Sanat Kurumu ‘’En İyi Yazar’’ödülünü 2010 İki Çarpı İki oyunuyla En İyi Yazar ödülünü, X. Lions Tiyatro Ödülleri, 2012 TMMOB Mimarlar Odası Mimarlığa Katkı Başarı Ödülünü,( 2014 Astrid Lindgren ödülüne aday gösterilmiştir) 2014 yılında ‘’Yaşasın Ç harfi kardeşliği’’ adlı romanı Ankara Üniversitesi ÇÖGEM En iyi roman ödülünü, 2014 yılında ÇGYD (Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği) ‘’Yaşasın Ç harfi kardeşliği ‘’en iyi roman ödülünü, 2016 yılında Kim Kime Dum Duma adlı Karikatür Dalında Sedat Simavi ödülünü, almaya layık görülmüştür. Behiç Ak’ın , Newton Bilgisayardan Ne Anlar: Tiyatro Karnaval -2012, İki Çarpı İki: İstanbul Devlet Tiyatrosu-2009, Benim Küçük Global Köyüm:Tri Buhne Topluluğu-2008, İmaj Katili: Tiyatro Akademi-2005, Fay Hattı: Dostlar Tiyatrosu- 2003, Tek kişilik Şehir-Ak Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu- 2002, Ayrılık:İstanbul Şehir Tiyatrosu-1997, Bina:İstanbul Devlet Tiyatrosu -1984, Küçülecek Bir Yer Kalmadı: Trabzon Devlet Tiyatrosu 2018, Hastane, adlı eserlerini, Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde, izleyicisiyle buluşan, oyunlarını, yazmıştır.

Mizahi ve edebi anlatımlarınız ne zaman başladı? Sanata ilginizi ne zaman fark ettiniz?
Sanatsal faaliyetlere, çocuk yaşta başladım. Bu faaliyetlerin, sanat olduğunu bilmiyordum. Mesela, kibritlere kağıtları dolayıp çizgi filimler, yapıyordum. Kalabalık bir ailede geçti çocukluğum. Onların başından geçen öyküleri, resimli roman haline dönüştürüyordum. Çizimlerimin kimisi bitiyordu, kimisi bitmiyordu ama çok zevk alıyordum çizim yapmaktan.

Çevrenizden nasıl tepkiler alıyordunuz?
İlginç geliyordu onlara… annemin ailesi, kardeşi, dayılar, teyzeler, yengeler onların arasındaki dedikoduları çizerdim.

Eyvah! Bütün dedikodular ortaya çıkıyordu öyle mi?
Evet. Bu durum çok hoşuma gidiyordu.
Ailenizde başka karikatür çizen var mı?
Babam, bana göre profesyonel bir karikatüristti. Birkaç yerde yayımlanmış bazı karikatürleri fakat sürdürmemiş.

Çocukluğunuzdan bu yana, eğitim hayatınız nasıl şekillendi? Geçmiş yaşam biçimleriniz nasıl oluştu? Nasıl gelişti? Anlatır mısınız?
Annem, Selanik doğumlu.1924 mübadelesinde buraya gelmişler.Annem ve babam Samsun’da tanışıp evleniyorlar. Babam, İstanbul’lu olduğu için Yeldeğirmeni’ne geri dönmüşüz. Bu sebepten, İlkokulun bir kısmını, Samsun’da okudum. Babam ekonomist olmasına rağmen, öğretmenliği tercih etmiş. İstanbul’da Sultanahmet Ticari İlimler Akademisi’nde Gerhard Kessler’in öğrencisi olarak doktorasını yapmış.1938’den sonra, Nazizm baskısından kaçıp, Türkiye’ye yerleşen öğretim görevlisi ve profesörler var. Bunlardan biri de Gerhard Kessler , önemli bir ekonomist , hatta o dönemde Türkiye’de birçok sendikacılık iş yasasına imzasını atmış. Okuduğum okullar ise; Osmangazi İlkokulu, Kadıköy Kemal Atatürk Ortaokulu, Haydarpaşa Lisesi, Yıldız Teknik Üniversitesinde de Mimarlık bölümünü okudum ve İstanbul Teknik Üniversitesinde de master eğitimi aldım. Lise yıllarında Haydarpaşa Lisesi’ndeyken Akbaba dergisinde dkarikatür çiziyordum.

Üniversite yıllarında mimarlık eğitimini neden tercih ettiniz? Üniversite yıllarınız nasıl geçti?
Sanata çok ilgili olduğum için mimarlık bölümüne girmek istedim. Mimarlığı, çizim faaliyeti olarak algılıyordum o zaman. Yüksek matematiğim de iyiydi, iyi notlar alırdım. Bununla beraber, mimari çizimlerimin tasarladığım gibi uygulanacağını zannediyordum. Çizmekten nefret etmiştik adeta…Özellikle bizim dönemimizde mimarlık eğitiminde, sürekli çizim yaparak öğreniyorduk. Yani sahayı bilmiyorsun. Bina nasıl yapılır bilmiyorsun, hep çizerek öğreniyorsun. Bir sürü olay yaşadık üniversitede. Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bağlı kuruluşlarda mezun oluşumuza kadar on altı kişi öldürüldü. Dehşet verici bir şey. Ve biz bu insanların bir kısmını tanıyorduk. Bu olaylar yüzünden bir sene okul kapatıldı. Üzerimizde büyük bir gerginlik vardı ve beni bu durum oldukça etkiledi.

Sizce mimarlık eğitimi nasıl olmalı?
Çizdiğin şeyin uygulayacak atölye çalışmaları olmalı ki tasarlandıklarını üç boyutlu olarak görebilmelisin. Hangi araç gereç nedir ne değildir? Öğrenme tarzı tamamen sadece çizmekti. Bir tür böyle fetişist bir şeydi, yani bir tür ilkel tören gibiydi. Bir şey çizdiğin zaman onu öğrendiğini varsayıyordun. Çizerek öğrendiğini zannediyordun uygulama alanı yoktu. Tabi mimarlık alanında, çok şey de öğrendik aslında.

Mimarlık mesleğini neden bıraktınız?
Mezun olduğum dönemde, mimarlar, mimarlıktan çok dekorasyon işleri yapıyorlardı. Çünkü, eski büyük mimarlar yaşıyordu. Büyük mimarlık işlerini onlar yapıyorlardı. Daha sonraki kuşaklar mimarlıkla daha çok uğraşmaya başladılar. Bir ara ben de şantiye şefliği yaptım. Mimarlık ofislerinde çalıştım. Fakat yapamayacağım bir iş olduğunu fark edip mimarlıktan vazgeçtim. Üniversitedeyken, sosyal boyutlu düşünen bir insandım. Çok kitap okuyordum, toplumsal meseleler ile ilgileniyordum. Piyasadaki mimarlığın, sosyal boyutunun olmadığını fark ettim. Nasıl bugün yapılan mimarlık, hiçbir toplumsal proje gözetilmeden yapılıyorsa, yani hiçbir toplumsal perspektifi yoksa, bende mimarlığın toplumsal ve kültürel yönüyle ilgilendim. Bugün yapılan mimarlığın tam tersinin, nasıl olabileceğini düşünmeye çalıştım.
Mimarlar odası, yönetim kurulunda çalıştım. 1980 yıllarında yönetim kurulundaydım. Hala Mimarlar Odası’na kültürel konularda yardımcı olmaya çalışıyorum. Mimarlığın kültürel ve sosyal boyutu ile ilgileniyorum. Mimarlık odaklı geziler yapıyorum. Örneğin, Brezilya’ ya da Brazil şehrine gittim. Oscar Niemiere’nın eserlerini gördüm. Japonya’da Naoşima Adasına gittim ve Tadao Ando’ nun tasarladığı Modern Sanat Müzelerini gezdim, onun tasarladığı bir otelde kaldım. Japon mimar, Kuma Kengo ‘nun Nagazaki ‘de tasarladığı bir kültür merkezini gezdim.

Mimarinin sosyal ve kültürel boyutuyla ilgileniyorsunuz. Sizce, Türkiye de güncel mimarlık alanında gelişimler nasıl?
Biçimsel olarak abartılmış yapılar tasarlanmaya başlandı günümüzde… bu yapılar fazla tüketime yönelik. Kendi kendilerini sürdürmeleri çok zor ve pahalı. Gösterişe kaydı mimarlık. Kendi gerçeklerinden koptu. Mimar toplumsal rantı arttıran, bir tetikçiye dönüştü. Mimarlar piyasa ekonomisinin kontrolünde artık.

Karikatür sanatına ilginiz ne zaman başladı?
Karikatür bandı projesi, düşüncesi ile ilgili Cumhuriyet gazetesinden, Okay Gönensin ile görüştüm. Cumhuriyet Gazetesinde her gün karikatürlerim yayınlanacaktı. Projemi beğendiler o günden sonra Cumhuriyet Gazetesinde, 1982 yılından bu yana her gün karikatür bandını çizmeye başladım.

Karikatürlerinizde vurguladığınız konular hangileri?
Tabi çizdiğim konuların Türkiye’de o zamana kadar pek mizahı yapılmamıştı. Çocuk anne, çocuk baba ilişkisi, kadın erkek ilişkisi, siyasetin gündelik hayatındaki yansımalarının kritiğinden oluşuyordu çizimler. Birdenbire okuyucuyu ikiye bölmüştü. Ya beni çok severlerdi ya da çok nefret ederlerdi. Zamanla beni tanıdılar, ne yapmak istediğimi anladılar, anlayınca da sevmeye başladılar.

Çocuk hikayeleri yazarak resimleme süreciniz nasıl gelişti?
Asian Culture Center’in düzenlediği bir sergiye ‘’Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı’’ adlı hikayemle katıldım. Meğer, katıldığım sergi bir yarışmaymış. Normalde yarışmaları sevmem ve katılmam. Ödül aldım. Çok şaşırmıştım. Çok beğenildi ve o kitaptaki bir tane illüstrasyonum, Unicef takvimlerine basıldı. Yaptığım bir çalışma, Unıcef takvimiyle dünyada dolaşıma girdi.
Bu sergi Japonya’ ya gitti. Japonlar, yaptığım kitabı çok beğendi ‘’Kagyuşa ‘’ adlı yayınevi kitabımı basmak istedi. ‘’Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı’’ adlı kitabımı bastılar. O kitap basıldıktan sonra, bir gün eve geldiğimde atmış tane Japon çocuğundan mektup geldiğini gördüm. Çok şaşırmıştım. Japonya’da kitabım ilgi görmüştü ve Japon çocuklar kitabımı resimleyip, bana mektuplar yollamıştı. Bu olay çok hoşuma gitti ve ben, devam etmem gerektiğini düşündüm. Hem karikatür sanatı ile ilgilenirken hem de çocuk kitaplarını yazıp resimlemeye başladım. 1986’dan bu yana çocuk kitapları yazıyorum ve resimliyorum.
Japonya’da ‘’Gakken’ ‘adlı büyük bir yayın evi benden çocuk hikayeleri istemeye başladı. Uyur Gezer Bir Fil, Kedi Adası, Rüzgârın Üzerindeki Şehir, Büyükannem Miyop Ejderha’’ Japonya’da çok sevilen kitaplarım oldu. Sonrasında ‘’ Fukiaukan Shoten’’ adlı yayınevide benimle çalışmak istedi, kitaplarımı bastı. Daha sonra bu kitapların bir kısmı Kore Çin ve Almanya’da da yayımlandı.

Türkiye’de o dönemde kitaplarınız neden basılmadı?
Türkiye’de okul öncesi resimli kitap basmak, yayın evlerinin tercih ettiği bir şey değildi. Artık o dönem değişti, çocuk kitaplarına yoğun bir ilgi var. Kitaplarım Can yayınları ve Günışığı kitaplığı, yayımlarından çıkıyor.
Zaman içinde sinema ve tiyatro alanında da yeteneğiniz ortaya çıktı. Bu sanatsal alanlarına geçişiniz nasıl oldu?
Sinemada bazı filmlerde sanat yönetmenliği yaptım. O sırada senaryolarla da ilgilendim. Türk sinemasında, Sansürün Tarihi-Siyah Perde adlı, belgesel filimin yönetmenliğini yaptım.1994 yılında, Ankara film festivalinde, birincilik ödülü aldım. Sanırım o zamana kadar yapılmış Türk sinemasında sansür ile ilgili doğru dürüst tek çalışma oydu. Daha sonra, Tiyatroyla ilgilenmeye başladım.

FAY HATTI (Beben lassen) / Tri-Buhne Tiyatro Topluluğu – Stuttgart / yazan Behiç Ak

Film senaryosu değil de tiyatro metni yazmayı neden tercih ettiniz?
Sinema çalışma şartları, daha endüstriyel oluşu hoşuma gitmedi. Sinemada kendimi ifade edemeyeceğimi düşündüm. Kendimi ifade etmek için, tiyatro metinleri yazmak bana daha yakın geldi. Uzun süre iyi bir oyun yazmayı denedim, ama yazdıklarımı beğenmedim. En sonunda ‘Bina’ adlı oyunumun metnini bitirdim. Bu tam istediğim gibi bir metindi. ‘’Bina ‘çok beğenildi birçok ödül aldı.

Yazdığınız tiyatro oyunları, yetişkinler için miydi? Çocuklar için mi? Yazdığınız tiyatro oyunlarından örnekler verir misiniz?
Yetişkinler için tiyatro oyunları yazdım. Bazı oyunlarım Devlet ve Şehir tiyatrolarının yanı sıra özel tiyatrolarda sahneye kondu. Ayrıca, Almanya, Yunanistan, Hırvatistan, Ukrayna, Kıbrıs Rum kesimi, Belçika gibi Avrupa ülkelerinde de o ülkelerin kendi tiyatroları tarafından sahnelendiler. Sahnelenmeye de devam ediyorlar.
Tek Kişilik Şehir, Fay Hattı, Ayrılık, Küçülecek Yer Kalmadı, Bina, Hastane…oyunlarımdan bazılarının isimleri.
Çocuk kitaplarının yanında, Yetişkinler içinde kitaplar yazıyorsunuz. Peki bu kitaplar hangileri?
İletişim yayınlarından çıkan, Uyku Şehir ve Yıldızların Tembelliği adlı kitaplarım yetişkinler için yazdığım romanlar.

Baskı tekniklerinden biri olan, Gravür Sanatına ilginiz ne zaman başladı?
12 Eylül döneminde karikatür müzesini yıkmışlardı. Karikatürcüler derneği başkanlığım döneminde, Gazanfer Ağa Medresesi’nde tekrar Karikatür müzesini kurduk. Orada Gravür atölyesi olması gerektiğini düşünmüş, sanatçı Süleyman Saim Tekcan’ın atölyesinde Gravür çalışmaya başlamıştım. Karikatürün Gravür Baskı sanatıyla çok yakın ilişkisi var. Gravür sanatına da o dönemde ilgim arttı.

Türkiye’de sanat ve sanatçıya verilen önem hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sanat ve sanatçısına sahip çıkamayan, sanat eserlerini korumaya çalışmayan bir yönetim anlayışı mevcut. Atatürk Kültür Merkezi gibi, Sedat Hakkı Eldem’ in yapıları gibi tarihe iz bırakmış modernist yapılarımızı koruyamıyoruz. Sanatsever insanlar tarafından yönetildiğimiz söylenemez. Mimarlık söz konusu olduğunda ise, Türkiye’de piyasanın getirdiği şartlar, günlük para kazanma endişesi, sanat eserlerinin korunmasının hep önüne geçmiştir. Sanatta ifade özgürlüğünün tam olarak olmaması bu konuları tartışmamızı bile olanaksız hale getiriyor. Sanatıyla, sanatçısıyla barışık bir yönetim anlayışı yok. Sanatçıya hep şüphe ile bakan sanatın özgürleştirici boyutundan faydalanmaya çalışmayan bir bakış açısı var ne yazık ki. Sanatın gelişmesi kuşaktan kuşağa aktarılmasında çok büyük problem var plastik sanatlarda. Türkiye ‘de popülizm egemen.

Bugünlerde hangi sanatsal faaliyetler ile meşgulsünüz?
Devr-i İstanbul adlı, Imoga Art Space sanat galerisinde gerçekleşen karma sergiye iki gravürümle katıldım. Devlet Tiyatrolarında ve özel tiyatrolarda oyunlarım oynamaya devam ediyor. Sevinç Erbulak ve Fırat Tanış, Semih Çelenk’ in rejisiyle “Ayrılık” adlı oyunumu oynuyorlar ve büyük beğeni kazanıyorlar.
“Küçülecek Yer Kalmadı” adlı oyunum Trabzon Devlet tiyatrosunda oynamaya başladı. “Ayrılık” Adana devlet tiyatrosunda sahnelenmeye çalışılıyor. “Tek kişilik şehir” adlı oyunumun, İstanbul Şehir tiyatrosunda sahneleme çalışmaları sürüyor.
Bir yandan Cumhuriyet gazetesine karikatür “Kim Kime Dum Duma” adlı karikatür bandı çizmeye devam ediyorum.
“Bulutlara Şiir Yazan çocuk” adlı çocuk romanım, Günışığı kitaplığından çıktı ve ikinci ayda üçüncü baskısını yaptı. Bu beni çok sevindiriyor. Çocukların okuma iştahının arttığını görüyorum.
Tabii ki yazmaya devam ediyorum. Çocuk kitapları, Oyunlar ve hikayeler masamın üzerinde yazılmak için beni bekliyor.
Yazmaya çizmeye devam!

Share.

About Author

Comments are closed.