EKREM KAHRAMAN; Bir sanatçıya gerekli ışık kalbindeki ışıktır!

0

EKREM KAHRAMAN

“Tercihle karşı karşıya kalmadıysanız, hiç yaşamamış sayın kendinizi! Çünkü seçmektir yaşam. Onu ya da şunu. Rengi ya da biçimi, resmi ya da şiiri. Sanırım, ben her şeyi birden seçmişim. Birisini en çok seçmişim belki. Fakat ötekini de hiç terk etmemişim.”

Şebnem Sunar / sebnemsunar19@gmail.com

Ekrem Kahraman 1971 yılında İstanbul Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünden mezun oldu. 18 yıl kadar Ortaöğretim kurumlarında öğretmenlik yapan sanatçı mezun olduğu okul tarafından kendisine ısrarla “hocalık” teklif edilmesine rağmen 1989 yılında planlayarak öğretmenlikten ayrıldı ve profesyonel sanatçı yaşamını tercih etti. Sanatçı daha başından itibaren sürekli olarak plastik sanatlar alanında teorik yazılar yazdı ve bu yazıları birçok sanat, kültür dergi ve gazetelerde yayımlandı. Bununla da yetinmedi. Başta Aydınlık gazetesi olmak üzere günlük gazetelerde köşe yazıları yazdı. 2007-2008 yıllarında bir grup arkadaşıyla birlikte “Sanatçının Atölyesi” dergisini yayımladı. Sanatçının sanatla ilgili “Ateşin Peşinde” ve “Sesli Düşünmek” başlıklı iki kitabının yanı sıra yazılı edebiyatın en eski metinlerinden olan Gılgamış Destanı’nın da yeniden yazımını gerçekleştirdiği bir kitabı daha bulunuyor.

 Ayrıca yayımlanmış beş şiir kitabı ve bir “Seçme Şiirler” ile “Aşk olsun Hayat” isimli kitapları yayımlandı.

Sanatı hakkında birçok kitap, katalog ve broşür yayımlandı; iki belgesel filmi çekildi. Sanatçının ulusal ve uluslararası koleksiyonlarda çok sayıda resimleri bulunuyor.

Yurt içi ve yurt dışında yüze yakın kişisel sergi açan sanatçı çok sayıda karma ve grup sergilerine katıldı, ulusal ve uluslararası fuarlarda yer aldı. 16 ödül kazandı. Unesco AIAP, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) tarafından 2016 yılı, “Yılın Sanatçısı” seçildi. Halen çalışmalarını İstanbul’da Beyoğlu’ndaki atölyesinde ve yazlarını da Gelibolu Güneyli köyündeki atölyesinde sürdürmektedir.

Ekrem Kahraman: “Aslında her şey ‘derin bir karanlıkla parlak bir aydınlık arasında’ gerçekleşiyor. Hayat da sanat da, bilim de, insani olan da… İnsanlığın on binlerce yıl boyunca doğduğu, yaşadığı ve sürekli olarak dönüştürüp değiştirmeye çalıştığı dünyayla, hayatla, iyi- kötü doğayla uğraştığı, kötülüklerle, savaş, açlık, sefalet, felaketler ve günümüzde olduğu gibi terör sorunlarıyla uğraştığını düşünüyorum. Çoğu zaman bunlar karşısında düştüğü acziyet duygularıyla durmadan ya dualar edip durduğunu ya da çeşitli yollarla inatla mücadele ettiğini bu yüzden de -dini duaların yanı sıra- farklı malzeme, dil, form, kavram ve farklı ritüellerle iyilik dileklerini, temennilerini ısrarla çoğaltarak sürdürdüğünü, sanatın da iyileştirici bir işlevle bu yolların başında geldiğini düşünüyorum ve o sanatla da o nedenle uğraşıyorum açıkçası. Özellikle de günümüzün aşırı karanlığı ile muhtemel geleceğin alabildiğine berrak aydınlığı karşımızda yan yana duruyor. Çağdaş sanatın, uluslararası en etkin, en insani, en yaygın dua, kültürel yakarış, dilek ve temenni, itiraz, mücadele ritüellerinden biri olarak -bakış açısı ve tercihinize göre- bu ikisi arasından öne çıkacağını görebiliyorum ve o yönde çalışıyorum.” diyor.

Sanatçı Ekrem Kahraman kimliği yanında şair, yazar, sanat ve kültür kuramcısı, fotoğraf sanatçısı vb. çok yönlü kimliğinizle sürekli üretiyorsunuz. Ekrem Kahraman’ın sanatçı kimliğinde, bilmediğimiz daha neler var ya da daha neler olsun isterdiniz?

Öncelikle, daha 1990’lı yılların ortalarında yazmış olduğum sonradan da zaman zaman çeşitli söyleşilerimde sık sık ve ısrarla tekrarladığım bir söylemimi buraya da aktarmak istiyorum: “Esasen hayalperest bir çiftçiyim ben ve resimlerim topraklarımdır. Herkesten çok havaya ve toprağa aitim. Gökyüzünde toprak, yeryüzünde yağmurum. Belki de ressam olmasaydım iyi bir çiftçi olurdum!”

Sanat ve entelektüel çevrelerde sanatın, kültürün ya da hayatın akışı ile ilgili entelektüel, kuramsal, felsefi, ideolojik bir yapım olduğu herkes tarafından yakından bilinir.  Zaten konuyla ilgili yazılarım ve söyleşilerim de ilgili gazetelerde, dergilerde ve kitaplarımda fazlasıyla bulunabilir. Son yıllarda -özellikle de 1990’lı yıllardan itibaren- hem politik alanda hem de düşünce- sanat- kültür ortamlarında, sanatın ve kültürün hem politikleştirilmesi hem de salt bir ticari metaya dönüştürülmesi için yapılan girişimlere karşı muhalif bir kimliğim olduğum doğrudur. Yani, kendine ait özgün fikirleri olan bunları yazıp yayınlayan bir kimliğim oldu daima. Resimlerimi mitoloji, tarih, felsefe, sanat tarihi ve bilgileri üzerinden yola çıkarak oluşturuyorum. Bunu yaparken de elbette yeni çağdaş sanat kuramları ile anlatım yolları üzerine düşünüyor ve çalışmalarımı da bu bağlamlar üzerinden sürdürüyorum. O yüzden de çağdaş sanatın her dalında, heykel, fotoğraf, videoart, enstalasyon vb. alanlarda daha yoğun çalışmalar içerisinde bulunmak istiyorum ve yer yer yapıyorum da. Şu anda bile aynı anda 4-5 farklı fotoğraf ile oluşturulmuş sergiler açacak durumdayım. Belki biraz müzik yapmayı bilmek ve yeni besteler bile yapmak isterdim doğrusu. Sizin de söylemiş olduğunuz gibi zaten alanla ilgili yazı yazıyorum ve ayrıca sürekli yeni şiirler yazıyorum. Örneğin son iki yıldır 800 küsur sayfaya ulaşan destansı büyük bir şiir üzerinde çalışıyorum bir yandan da. Yeterli zamanı ve enerjiyi bulsam edebiyatın diğer alanlarıyla da ilgili bir şeyler yapmak isterdim doğrusu. Fakat çoğu benzer kimlikte olduğu gibi zaman yetmiyor ne yazık ki…

Türk ve Dünya resim sanatı hakkında görüşleriniz nelerdir ve Türk resminin bir başlangıcı varsa bu neresidir sizce?

Biraz eleştirel olmak gerekirse resim dünyasının -hem bizde hem dünyada- birazcık abur cubur fazla düşünülmemiş renklerin, formların, iyi düşünülmemiş genel geçer malzemelerin, tekniklerin kullanıldığı, insani, toplumsal ve kültürel olanın göz ardı edildiği salt “bilgiye dayalı” bir dünya olduğunu düşünüyorum. Hele hele sanatın bir “iş” ya da “endüstri” olduğu yönündeki yüzeysel ön kabulleri ve sözde kuramsal kuramların yeniden tartışılması yeni çağdaş içerikler kurulması gerektiği kanısındayım. Çünkü esas olarak ve aslında bütün dünyada dünyası olmayan sanatsal ve kültürel bir bakış açısı sürecinin artık sonuna gelindiğine inanıyorum. Sanat ve kültür gibi tarihsel toplumsal kültürel değerler üzerinden kimlik bulan ve değer edinen bir alanın duygusal ve sanatsal bir obezlik, bir tür uyurgezerlik ürettiğini düşünüyorum. Sanatla ilgili birçok okul ve kuram var. Fakat salt bilgi üzerinden sanat yapıldığında, salt bilgiyle yapılan birçok şeyde olduğu gibi bazı problematik durumların sanatla çatışıp duran bir yanı olduğunu görebiliyorum.

Çağdaş sanatçı her şeyden önce çağının çağdaşıdırlar ve bu yüzden de çağının yaşadıklarına, çektiği acılara ve felaketlere kayıtsız kalamaz bana göre. Kaldı ki zaten kendi “çağdaş” kimliği bile bu tepkinin tezahüründen ibarettir. O yüzden de söz konusu olan eğer çağdaş sanat ise tabii ki yapılan sanatın salt bilgi olup da, insani, toplumsal ve kültürel bir hissi çıkmadığında, felsefesi, dünyası, ruhu belirmediğinde yapılanda kesinlikle büyük bir problem vardır kanısındayım.

Bu, bütün dünyada da böyle aslında. Türkiye’de de aynı nedenlerle aynı şekilde elbette böyle. Fakat bizde dünya sanatından farklı olarak içinde bulunduğumuz Orta doğu bölgesinin özel çağsal siyasi durumu ile genel Doğu kültürünün müsaade etmiş olduğu kadar Batı etkisinde kimlikler çıksa dahi olsa hep avantajlı bir yanı söz konusu. Çünkü ikili ya da çoklu etkiler, dürtüler arasında bu iki yanlı büyük olanak bir artı avantaj aslında. Türkiye’de çağdaş sanat Batı sanatı kopyası kavramlardan, dünyalardan ruhlardan tekniklerden malzemelerden çok etkilenmesine rağmen kendine ait bir kimliği yine de var. Doğu sanatına nazaran Batı’ya daha yakın doğru, fakat Batı sanatına nazaran Doğu’ya daha yakın bir yerde duruyor ki bu kesinlikle zengin ve iddialı bir yer…

     Siz bu yerin neresindesiniz?

Öyle ya da böyle ben de onların içerisin tam göbeğindeyim tabii ki. Batı’ya çok uzak değil, ama bir şekilde onların koynunda da değilim. Fakat, Doğu’nun tutuculuğuna karşı daha radikal bir çizgi izlediğimi düşünüyorum. Ama Doğu’nun insani ve toplumsal ruhunun, içeriğinin daha anlamlı ve derin olduğunu da görebiliyorum… O yüzden de eğer illa da bir başlangıçtan söz edilecekse bunun hem bizde hem dünya sanatında başlangıcının esas olarak bu insani toplumsal kültürel iklimde, yeniye aç ve açık ruhunda olduğuna inanıyorum. Bunun böyle olduğu, önümüzdeki süreçte yeniden ve çok daha derinden fark edileceği yeni bir sürece girmiş durumdayız…

     Şu an sizce Dünya ve Avrupa sanatının neresindeyiz? Dünyadaki ve bizdeki boya resminin geleceği hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Sahici, çağdaş ve kesinlikle hak edilmiş bir yerde duruyoruz, ben buna inanıyorum. Birincisi; yaşadıklarımızdan, kültürlenme kaynaklarımızdan, bildiklerimizden, bilmek istediklerimizden yola çıkıyoruz. İkincisi sanat pazarı ne istiyor deyip de esas olarak ona göre “hesapçı” davranmıyoruz. Üçüncüsü de direniyoruz her şeyden önce. Sanat yapmak ve kültür üretmek için direniyoruz… Bu çok önemli bir olanaklılık hali elbette…

Ben bu üç şeyin gelecek için çok önemli ve belirleyici olduğunu ve bunun bir Batı sanatından farklı bir geleceği bulunduğunu düşünüyorum doğrusu. Bana kalırsa farkına vararak ya da varmadan içinizden ne geliyorsa onu yapmalısınız. Hiçbir hesap içinde olmadan: sadece insani, toplumsal, kültürel sanatın, üstelik de sanatın kendisine ait ideolojisi ve birikimlerinden kopmadan ama… Hiç gereksiz bir tevazu içine düşmeden söyleyebilirim ki ben kişisel olarak bütün bunların hepsini bir arada yapabilen çok nadir ve seçkin bir sanatçı olduğum kanısındayım. Neden? Çünkü ben dünyada ne yapılıyor çok iyi takip ediyorum.  Sanatın, entelektüel kuramsal bir faaliyet olduğunu artık entelektüel her faaliyetin altında kuramsal bir felsefi kuramsal bir bilgi ve felsefe eşleştirmesi ve çalışma sisteminin olması gerektiğini, bunun arkasından da farklı ve yeni kavramlara, malzemelere, özgün bir dile ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

     Sizin politik ideolojik kimliğinizden yola çıkarak soruyorum; sizce sanat ya da çağdaş sanat ideolojik midir? Ya da olmalı mı?

Aslında sanatta -özellikle de çağdaş sanatta- ideoloji anlamında birbirine karıştırılan iki farklı ideoloji kavramı söz konusu. Bunların ilki politik, felsefi ideoloji, ikincisi ise felsefi alana dahil olsa da felsefi düşünceye ve bunun bir diğer yanı olan sanata dayalı bakma, düşünme, yapma kurma anlamındaki özel alan ideolojisi. Yani aslında doğru bir tanımlamayla ideolojinin sanatı ile, sanatın ideolojisi kavramlarını öne çıkarmamız gerekiyor kanımca. Özellikle son yüzyılda bu konuda önemli düşünsel gelişmeler gerçekleşti. Fakat her yenilikte olduğu gibi burada da çok kafa karışıklıkları ortaya çıktı. İdeolojinin sanatı ile sanatın ideolojisi birbirine karıştırıldı. Bu bağlamlardan bakıldığında ideoloji elbette olmalı ama birbirine karıştırmadan ve tıpkı yemekte olduğu gibi miktarını abartmadan, sanatın kendisini es geçerek salt ideolojiyi asıl haline getirmeden…

     Peki bu noktada “68 kuşağı” kavramı önemli mi sizce?

Elbette dikkat çekici bir önemi var, benim de içerisinde yer almış olmaktan gurur duyduğum bu kuşağın. Çünkü bizim kuşak, sadece bizde değil bütün dünyanın kültürel, insani ve toplumsal coğrafyasında hem siyasi, hem bireysel ve toplumsal hem de tarihsel bir dürtü olarak bizim çekirdeklerimizde yaşıyor hala ve bu çağdaş sanat için de oldukça olanakları yüksek bir malzeme…

     Bir söyleşinizde siz de kendinizle tartışıyorsunuz bana kalırsa: “Sanat, yaşamı kendi kalıplarını yok ederek mi içerebilir? Ya da kendi kurallarını ve estetiğini oluşturarak mı? Kuşkusuz ki böylesi bir tartışma, ‘yumurta mı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan’ benzeri bir tartışmaya sokabilir bizleri. Ne var ki sanatçı konuşmalıdır! Yapıtsa mutlaka konuşmalıdır! Kendi kendisiyle, izleyiciyle, yaptıklarıyla, yapacaklarıyla konuşmalıdır. Fakat sanatın diliyle, kendi özgün diliyle konuşmalıdır. Oysa gerekli olan, malzeme ve tema, ne olursa olsun, sanatçı kendi özgün dilini oluşturmalı…”

Aynen böyle söylüyorsunuz. Sizce bu bağlamda, sanatçıların kendilerini ifade etme tarzı nasıl olmalıdır?

Bana göre çağdaş sanatçı eline almış olduğu her türden malzemeyle bir dünya tasarımcısı ve dönüştürücüsü açık açık. Bu dünya sadece bildiğimiz anlamdaki bir dünya değil elbette. Bu aynı zamanda hem sanatçının hem de sanatın kendi özgün dilleri ve dünyaları da aynı zamanda. Yani çağdaş sanatçı -elbette zorunda değil ama- böylesine iç içe geçmiş dünyaları değiştirip dönüştürmek zorunda bana kalırsa. İster gerçekliği, iste felsefi bakış açısını, ister boyayı, ister farklı ve yeni malzemeleri, ister sanat tarihsel kültürel birikimi isterse politik dünyayı ve diğer alanları fark etmez doğrusu…

     Bu bağlamlardan bakıldığında Türkiye’de sanatçıların hayatta kalabilmeleri ve kendi sanatlarını icra edebilmeleri anlamında; sanatçı, galeri, koleksiyoncu, kamu kurumları, devlet vb. bu saç ayaklarının olmazsa olmazları nelerdir sizce?

Öncelikle sanata tartışmasız birer çağdaş kültür ürünü olarak baktığımın altını çizmek istiyorum. Eğer kültür ürünü olarak değil de onu para kazanç nesnesi olarak görürseniz, yani aslında daha baştan sanat eserini alınıp satılabilir rakamlar üzerinden yola çıkarak oluşturursanız birden bir meta ticari alana geçersiniz ki işte tam o noktada sözünü etmiş olduğunuz tarafları birbirine iyice karıştırmış olursunuz, bir daha içinden çıkamazsınız bence. Şu an Türkiye sanat ortamı biraz da bu kargaşanın ortasında debeleniyor bana kalırsa. Bu yüzden de sanatla uğraşmak sadece uğraşanın özel işi gibi algılanıyor biraz da. Ticari alana girdiğiniz zaman başkalarını rakip olarak görürsünüz ve onlarla aranda kendiliğinden bir iş mücadelesi platformu oluşur. Ben sanatı böyle görmüyorum ki. Ben sanatı; karşılığı para da olan, yaşamımı o gelir üzerine de kurmama olanak tanıyan kültürel bir faaliyet olarak görüyorum…

Profesyonel anlamda yapacağınız bir şey, aslında para kazanacağınız da bir yer olmak zorunda buna itirazım yok. Ama para kazandığınız her yer, bir süre sonra ideal olmaktan çıkabiliyor genellikle. Sanat bu imkânı veriyor ama çok zor bir alan. Çünkü hem istediğinizi yapacaksınız, en azından formsal olarak, biçimsel olarak yaratıcılık anlamında yaratacak yani bir tür “yalan” söyleyeceksiniz, “yalan” söylediğiniz için de size harika “yalan” söylüyorsunuz (!) diye para verecekler ve yaptığınız “yalan”ı satın alıp tüm toplum adına üretmiş olduğunuz yeni kültürü sahiplenmiş olacaklar. Sanat sonuçta başlangıçta siz yapmadan olmayan bir şeydir ve siz onu yapıyorsunuz büyülü bir biçimde. Bu nedenle bunun elbette tarafları var. Dolayısıyla bu taraflar hep olacaktır ve olmalıdır da. Alan da bu taraflar olduğunda yaşayacaktır doğal olarak… Yani o yüzden de olmak zorundalar zaten. Yaptığınız her şeyin her şeyi siz olamazsınız. Aracılar, alıcılar, koruyucu sahipler, müzeler elbette olacak. Bu sayede de o aracılar sizin üzerinizdeki bazı yükleri alacaklar. Örneğin; basın olacak, sanat yazarı olacak, bunların bir şekilde sanat para kazandığı sürece amatörlüğün üzerindeki bir pozisyona geleceğini ve onun o ayrı pozisyonuyla senin o ayrı pozisyonun koleksiyoncunun ayrı pozisyonu galerinin ayrı pozisyonu bütünleştiği zaman bir sistem ortaya çıkacağını bilmek zorundasınız. Bunun da, üzerimize ne katkı gerekiyorsa onları yerine getirmekle de yükümlüyüz. Profesyonellik budur…

     Ana teması “Yeryüzü Duaları’’ adlı serginizin manifesto kaynağı neydi? Biraz da bundan söz eder misiniz?

Kişisel kanım; insanoğlunun yeryüzü ile gökyüzü arasında çağlar boyunca etmiş olduğu dualar, anlattığı hikâyeler, destanlar, yazılmış gerçek ya da kurgusal trajediler bana göre, hepsi de birer dua… Duanın özü nedir hatırlayalım. Nedir dua? Doğrudan doğruya, tanrısal bir istekte, temennide bulunma değil mi? Dolayısıyla biz insanlar hayatlarımız boyunca ister siyasal, ister insani, ister kültürel, ister günü birlik hayat içerisinde hep bir hep istek ve temenni içerisindeyiz. Dua deyince nedense hep dinle bağlantı kuruluyor, bununla benim adını koymuş olduğum sergi ismi ya da temasının bununla bir ilgisi yok… Kaldı ki bana kalırsa sanat da bir tür dua / temenni / dilek sayılmalı zaten…

      Bildiğim kadarıyla 5000 yıl öncesi yazının keşfiyle birlikte ortaya çıkan ve günümüze kadar gelen Gılgamış Destanı’nı siz yeniden yazdınız ve bu konuda resimler yapıp sergilediniz. Bize biraz da “Gılgamış’ın Yaprakları’’ kitabınız ve aynı adı taşıyan serginizin içeriğinden bahseder misiniz?

Resimlerimde bir yandan duyum ve hayal alemindeki soyut düşünceyi, bir yandan da bunun tersini yani gerçek gerçekliği sentezliyorum aslında. Gılgamış’ın yaprakları kitabımda somut gerçekleri kısmen yazıp yayımladım. Fırat ve Dicle arasında Mezopotamya’da MÖ. 3000’li yıllarda yaşadığı ve Uruk kenti kralı olduğu söylenen efsanevi kral kahraman Gılgamış’ın başından geçenlerin toplumsal bir kaygıyla yazılmış metinlerin yer aldığı edebi tabletler ilk kez MÖ. 1300 -1000 yılları arasında Asur kralı Asurpanibal’ın isteği üzerine dönemin şairlerinde Uninni tarafından derlenip bir “yeniden yazımla” ortaya çıkmış. Gılgamış Destanı 12 tabletten oluşuyor biliyorsunuz. Bu tabletlerle ilgili hasarlar, eksiklikler biliniyor ve bunlar için konunun uzmanlarınca çeşitli yorumlar yapılıyor. Dünyada bunun tartışması halen sürüyor.

Bunları birer çeviri ve kültürel anlaşmazlık dondurulmuşluk olarak düşünüyorum. Olayların gelişimiyle ve çağsal başka yeni kaynaklarla da bağlantılar kurarak, 12 tableti kendi yorumumla araştırmamla gerçekten anlaşılır hale getirmeye kendimce tamamlamaya çalıştım. Destanda altı fazla çizilmese de esas olarak bölgede Fırat kıyısında yetişen Salix (Babil söğüdü) ile benzerlikler kurup kendi dilsel, formsal ve kavramsal yorumumla hem resimsel kurgular gerçekleştirdim hem de destanın çoğu kaybolmuş, hasar görmüş tabletlerini yere düşen yapraklar olarak ifadelendirerek kitabıma da “Gılgamışın Yaprakları’’ adını verdim.  Bütün tabletler adeta yapraklar gibi dünyanın her yerine dağılmış durumda. Günümüzde de Gılgamış’ın asıl kaynaklarını araştırdım. Bu tabletler Amerika’nın bazı müzelerinde ve üniversitelerinde, bazıları Londra’da, bazıları Berlin’de ve bazıları Kuzey Irak’ta, bazıları sahteleri yapılmış olarak Süleymaniye’de, hatta bizim arkeoloji müzelerimizde bile bulunuyor. Bu tabletlerin hepsinin üzerinde insan kral Gılgamış’ın kimliğinde insanoğlunun yaşadıkları, maceraları, duyguları, düşünceleri, temennileri, dilekleri ve duaları var bence. Birçok yeni ve gerçek bilgilere dayalı bir kitap ortaya çıkardığımı düşünüyorum. Çünkü kitap şu ana kadar Gılgamış Destanı olarak yayımlanmış kitapların en kapsamlısı. Doğum yılımı, Gılgamış’ın doğum gününü, benim doğum günümle aynı gün olarak ilan ettim. 17 Ocak!.. Çünkü karakterlerimiz çok benziyor. Destanda ölümsüzlük peşinden giden bir kahraman insanla karşı karşıya kalırız. Fakat ölümsüzlük peşinden gidip de bunun mümkün olmadığını, bunun ancak Tanrılara verilmiş bir hak olduğunu büyük bir hayal kırıklığı ile öğrenen Gılgamış’ın destanının içerisinde, ne yazık ki onun nasıl öldüğüne dair herhangi bir anlatım bulunmaz. Ben kitabımda Gılgamış’ın nasıl öldüğüyle ilgili de bilgiler aktardım… Bu bilgileri de yeni ortaya çıkan diğer Sümer mitolojisi belgelerinden aldım. Kitap Corpus yayınları arasında yayımlandı ve şu an dağıtımda bulunuyor…

Siz genç sanatçılara sahip çıkan bir usta olarak da tanınıyorsunuz. Sizce bir genç sanatçının bilgi ve kimlik bulma eğilimleri nasıl olmalı?

Kuşkusuz ki okul bir kurum olarak sanat öğrencileri, genç sanatçı adayları için önemli bir kaynak, iyi bir olanak fakat diğer yandan da okul önemli bir handikap da olabilir bana kalırsa…

Bilgi hiçbir zaman hangi kanaldan edinirseniz edinin zararlı bir şey değildir. Fakat ne var ki siz bilgiye salt kategorik ve kronolojik bir değer olarak bakarsanız bilgiye salt öğrenilmesi “şart” yüklenilmesi zorunlu bir görev olarak yaklaşır da onu dönüştürülebilecek bir ham malzeme ve güç olarak algılamazsınız, bütün geri kalan bilgi sahibi olma değeri ve kategorik bakış da dahil kültürel anlamı açısından da hiçbir değeri kalmaz. Böylece onu daha baştan öldürmüş olursunuz.

O nedenle genç sanatçılar için okul, bilgi kavramı hoca öğrenci ilişkileri gibi kavramlar üzerinde çok duruyorum doğrudur. Olmaları iyidir ama bunları aşamadıkları, aşma belirtisi ve niyeti taşımadıkları sürece asla genç sanatçı kavramı içerisine -bana göre- giremezler; giremedikleri de zaten fazlasıyla görünüyor.

Kaldı ki zaten bu zorunluluk durumu sadece genç sanatçılar için değil, genel anlamda sanatçı için de yaratıcı her insan için de geçerli… Öte yandan sanatçılık kesinlikle bunlardan çok daha fazla bir şeydir. Klasik genel bilgi kültür ne kadar iyi olabilirse bazen o tür bir bilgisizlik de o derece iyi gelebilir sanatçıya. Çünkü doğrusu ya “cahil cesareti” ile oluşmuş değer yargılarıyla saldırmak, yıkmak; yeni bir şey ortaya koymak mümkün olabilir bazen. Fakat bununla yetinerek sanatçı olmayı sürdürebilmek mümkün değildir. Sanatçılık -adı üstünde-  sistemleştirip kurumlaştırmanın, kimlik bulmanın da adlandırılmış halidir biraz da. Oysa genç de genç sanatçı da henüz kimlik bulmamış, bulamamış, onu arıyor olandır esas olarak. Onun için sanatçılık öncesi, bir ön durum, “hal” diye bakıyorum genç sanatçıya ben. Zaten adı üzerinde sanatçı ya da genç sanatçı dediğimiz zaman genç kavramı daha önce geliyor. “Genç’’ kavramını attığımızda, sadece “sanatçı’’ kavramı kalıyor geriye öyle değil mi?

     Şu an gündemi oldukça meşgul eden iktidar- sanat ilişkisi bağlamında neler söyleyebilirsiniz?

Açıkçası bu konuda söylenecek o kadar çok şey var ki -çok yazdım tartıştım çünkü- bazen susmak geliyor içimden. Şimdiki ruh halim de öyle biraz. Çünkü, ülke ve toplum ve en çok da kadim kavramlar o kadar çok manipüle edilmiş, bütün değer ve anlam içerikleri öylesine boşaltılmış ki insanın canını acıtıyor. Yine de şunu söylemeliyim ki iktidarla ya da devlet ile ya da toplum ile sanat arasındaki ilişki diğer alanlarla ilişkide olduğu gibidir daima. Düşünceye, insan ve toplum haklarını, sanata, beğeniye bu kadar uzak bir iktidar bulunamazdı doğrusu. Doğrusu ya bu durumda toplumumuzun durumu da asla iyi sayılmaz ki gerisi laf-ı güzaftır aslında…

Ekrem Kahraman şu sıralar neler yapıyor ve yakın zamanda yapmak istedikleri nelerdir?

Halen mitoloji, tarih ve kendi çizgimin üzerinden devam ettirdiğim yaklaşık 70 – 80 büyük boyutlu resmim üzerine çalışmaya devam ediyorum. Yunan mitolojisinin pek üzerinde düşünülmeyen çocuk kahramanlarından ve benim erken ilk sanatçı tipi olarak tanımladığım İkarus’un düşüşü üzerine bir dizi resim çalışıyorum bir yandan da. Van Gogh baba evinden ayrılıp da o büyük, trajik, ölümcül sanatçı macerasına atılıp yola çıkarken babası arkasından şöyle seslenir: “Git git ama sakın İkarus’un düşüşünü unutma!”

Van Gogh her zora düştüğünde babasının bu sözünü hatırlayıp direnmeye çalışır fakat hayata karşı yenilir biliyorsunuz. Her ne kadar kendi göremezse de fakat sanatta tahmin bile edemeyeceği bir başarıya kavuşur. İkarus’u o nedenle çok sevdim ve henüz ancak beş tanesini gösterebildiğim, yaklaşık elli kâğıt üzerine resim çalışıyorum.

Şair dostum Özdemir İnce’nin son şiir kitabı “Opera Kahkahası “kitabı ile Ahmet Ümit’e ait “Ninatta Operası “için de dizi desenler çizdim. Halen de yazlık atölyemde benzer kavramsal çizimler üzerinde çalışıyorum. Temmuz ayı sonuna doğru Ayvalık’ta Yeniçarohori köyünde Gılgamışın Yaprakları dizisinden resimlerimi sergiledim. Kasım başı gibi de yine aynı diziden yeni resimlerimle İzmir’de Galeri A’da yeni bir sergim olacak.

Kendim olarak oluşturduğum bu dünyanın sorumluluğunu taşıyorum ve alttan alta yine aynı inanç ve tutkuyla alanımı, beynimi, genişletmeye çalışıyorum. Henüz ütopyalarımız tükenmedi ve tam gerçekleşmedi, yapılacak çok şey var…

 

“GILGAMIŞIN ÖLÜMÜ

Gılgamış o günden sonra iflah olmadı bir daha

Gece gündüz, uyur uyanık aynı rüyayı görmeye başladı

Rüyasında toprağın altında, karanlıkta gözlerine

parlak bir ışık tutulmaktadır sanki

Ve sürekli ak saçlı bir bilge konuşuyor onunla:

– Ey Gılgamış hakkında bir karar verdiler Tanrılar!

Asıl alın yazın buydu işte, bitti!

Sana bir krallık verildi Tanrılar Meclisince

Ve bunun üzerine kuruldu bütün yaşamın

Ve zamanı geldi sona erdi hükümranlığın

Bu yüzden keder sarmasın ruhunu

sıkılıp bunalma boş yere, sağa sola savrulma karşılarında

Tanrılar aynı anda insanlığın hem aydınlığı

hem de karanlığı olma gücü verdiler sana

Eşsiz bir üstünlük sağladılar sana bütün canlılar üzerinde

Sevgi, saygı ve inanç aşıladılar sürekli ruhuna

Kaçıp kurtulmanın imkansız olduğu çarpışmalarda

geriye dönüşün olmadığı savaşlarda

hep zaferle taçlandırdılar seni!

Ne var ki, bu tanrısal gücünü kötüye kullanmadın hiç

Halkına, savaşçılarına ve düşmanlarına hep adil

ve iyi davrandın buyruğunda çalışanlara

Güneşin önünde hiç sapmadan yürüdün daima

 

Ay’a benzerler kahramanlar da, ulular da senin gibi!

Önce parıldayarak büyürler ve gittikçe destanlaşırlar

Sonra da bedenleri solup giderler yeryüzündeki bitkiler gibi

Senin gidişin sessiz olmayacak Gılgamış!

İnsanlar gün gelecek senin için: “başka kim onun gibi onurlu

ve güçlü hüküm sürdü” diyecekler bir düşün

Ah Gılgamış, hiçbir insanın geleceğe bırakmak amacıyla yaptıkları

senin yaptıklarınla kıyaslanamayacak bile!

Sensiz yeterince ışık olmayacak dünyada

Tıpkı karanlıkta, ay olmadığında

Ya da gölgeler ayında olmadığı gibi”

Share.

About Author

Comments are closed.