Zafer Gençaydın ”…sanatçının birikiminin derinliği ya da sığlığı yapıtlarının niteliğinin ölçütüdür.”

0

“Soyutlama, bir biçim çarpıtması değil, nesneler arası ilişkilerin ya da nesnelerin kendi içindeki ilişkilerin düşünce planında yeniden düzenlenmesi çabasıdır; tıpkı bilimde olduğu gibi.”

Şule Özbahar söyleşisi.

Zafer Gençaydın
1941’de Ankara’da doğdu. 1959‘da Malatya-Akçadağ İlk Öğretmen Okulu’nu, 1965’de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Bölümü’nü bitirdi. Üç yıl ilkokul, Altı yıl da resim öğretmenliği yaptı. 1971’de uzmanlık öğrenimi için gittiği Berlin Devlet Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda Prof. Hans Jaenisch ve Prof. Peter Ackermann Atölyelerinde Resim öğrenimine başlayan (1972) Gençaydın, 1977 yılında “Meisterschüler” unvanı alarak mezun oldu. Aynı dönemde Berlin Güzel Sanatlar Yüksekokulu Görsel İletişim Bölümü’nde “ Film Yapısının Temelleri, Resim-Ses İlişkileri Seminerlerine katılan ve Schöneberg Halk Yüksekokulu’nda “Video Sanatı” ile ilgili çalışmalar yapan Sanatçı Federal Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve Doğu Almanya’da Müze, Galeri ve Sanat Yapıtlarıyla İlgili Araştırma ve İnceleme Gezileri yaptı. 1978’de Türkiye’ye dönünce Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümüne Öğretim Görevlisi olarak atandı. 1980-1981 döneminde ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde “Mimaride Renk” konusunda ders verdi. 1983’te Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi kurucu kadrosunda yer alarak 1987’de Doçent, 1994’te Profesör oldu. İki dönem Dekanlık ve bir süre Üniversiteler Arası Kurul Üyeliği yapan (1995-1999) Gençaydın, Kültür Elçisi olarak “Waimer 3’üncü Uluslararası Dünya Kültür Semineri”ne, “Türk Resmine Genel Bakış” ve “Toplum Kalkınmasında Sanatın Öncülüğü” konulu sunumlarıyla katıldı (1997). 2002 yılında Güney Kore’de Seul ve Inchon Kültür Etkinlikleri’ne Heyet Başkanı ve sanatçı olarak bildiriyle katıldı. 2003 yılında ise Federal Almanya’ya Kültür ve Sanat Programı davetlisi olarak gitti. 2013’te Romanya Bükreş’te World Conference On Design, Arts And Education –‘İon Mincu’ Mimarlık ve Şehircilik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin etkinliğine Onur Konuğu olarak katılarak “Sanat ve Sanat Eğitimine Her Zamankinden Daha Çok Gereksinimimiz Var” konulu bildiriyle açılış konuşmasını yaptı. Otuz sekiz kişisel sergi açan, on yedi ödül alan, yirmi beş uluslararası sergiye katılan sanatçının ülke içinde ve dışında resmi ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır. Sanat ve sanat eğitimi üstüne kitap, araştırma-inceleme, makale, deneme, bildiri, eleştiri gibi yayımlanmış yazıları vardır. Sanat ve eğitim vb. konularda konferanslar veren Gençaydın, emekli olduğundan beri atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir.

Köy Enstitülerinin devamı olan Akçadağ İlk Öğretmen Okulu’nda başlayan sanatla bağınızı anlatır mısınız?
Ankara doğumlu olmama rağmen İlkokulu Elazığ’ın Ağın ilçesinde bitirdikten sonra Köy Enstitüsü iken Öğretmen Okullarına dönüşen Malatya Akçadağ İlk Öğretmen Okulu’na girdim. Öğretmen Okulları sınavla öğrenci alıyordu, bu öğrenciler birkaç aşamalı sınavdan sonra seçilirlerdi. Sanata ilgi duymamda annemin büyük etkisi vardır. Çocukken isteğim üzerine bana insan ve hayvan figürleri çizerdi. Mahallemizde bir arsada çok kaliteli bir kil vardı. O kil ile mahalle arkadaşlarımla birlikte kap kacak veya hayvan figürleri yapardık. Köy Enstitüleri’nde sanat eğitimine çok önem verilirdi. Bu gelenek içerisinde ilk sanat röprodüksiyonları ile karşılaşma üçüncü sınıfta (On beş yaşında) resim atölyesinde başladı. Resim atölyesinde sanatla ilgili her tür malzeme ve röprodüksiyon kitapları bol miktarda vardı. Böylece ilk sanat yapıtları ile karşılaşmam Empresyonistler, Post-Empresyonistler ve Ekspresyonistler ile başlamıştır. O yıllarda Cezanne hayranı olduğum için büyük ölçüde etkisindeydim ve ona özeniyordum. Orada eğitimin üzerinde büyük etkisi olan Resim Öğretmenlerinden Tayyip Yılmaz ve Selami Gedik ile karşılaşmam büyük bir şanstı. Kış aylarında bile Sultan Suyu kıyısında yerde kar varken bile öğretmenlerimizle birlikte peyzaja çıkıp resimler yaptığımızı çok iyi hatırlıyorum. Okulu bitirdikten sonra öğretmen olarak atandığım Sakarya ili Akyazı İlçesi Güvençler Köyü’nde öğretmenlik yaparken Gazi Eğitim Enstitüsü sınavlarını kazanarak Refik Epikman ve Adnan Turani’nin öğrencisi oldum.

Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Türkiye’nin önemli sanatçı ve sanat eğitimcilerinden olan Refik Epikman ve Adnan Turani’nin öğrencisi olmak?
Adnan Turani’nin de hocası olan Refik Epikman’ın sağlam desen anlayışına dönük katkısı, üzerimizde önemli izler bırakmıştır. O zamanlar Adnan bey yurtdışından yeni dönmüş ve diğer genç hoca kadrosuyla birlikte bir sanat rüzgarı estirmeye başlamışlardı. 1963’te Gazi’nin programında önemli bir değişiklik yapıldı. Mesela resim dersleri haftalık sekiz saat iken yirmi saate çıkarıldı. 63 programı olarak geçen bu yeni müfredat çok önemli sonuçlar yarattı. Sanat eserleri inceleme ile form ve inşa derslerinin konulması ve iş derslerinin yeniden düzenlenmesi aslında orta öğretime sanat eğitimcisi yetiştirme amaçlı Gazi Eğitim Enstitüsü 63 Programı ile birlikte sanat ağırlıklı çağdaş bir nitelik kazandı. Bunun sonucu olarak sanatçı-eğitimci kimliği ortaya çıkmış oldu. Bu atmosfer öğrencilerin sanata daha çok ilgi duymalarına neden olmuştur. İkinci sınıftayken Devlet Resim-Heykel Sergisi’nde bir çalışmam sergilenmişti. Bu ortamda yetişen 1965 dönemi mezunları arasından bugün Türk sanatında yer edinmiş yedi, sekiz kişi bulunmaktadır. Yine o dönemde Türkiye’nin nitelikli tek sanat dergisi olan “Sanat ve Sanatçılar” Adnan Turani hocamızın girişimi ile yayımlanmıştır. Bu dergide öğrenci olarak bizlerin de katkısı vardı. Hem redaksiyon kurulu üyesi olarak hem de basımından, abone işlemleri ve finans işlemlerine kadar benim sorumluluğumdaydı. Öyle bir heyecanla doluyduk ki, her birimiz sanat tarihinin ünlü isimlerinden biri ile özdeşleşmiş gibi hissediyorduk. Kimimiz kendimizi bir Van Gogh bir Gauguin bir Cezanne gibi görüyorduk. İlk soyut düşünme eğilimlerim ikinci sınıfta başlamıştı. Adnan Bey sınıftan benimle birlikte bir iki arkadaşımıza “siz artık soyutlamaya geçebilirsiniz” dediğini anımsıyorum. Fakat soyutlama deyince bu işin ne kadar zor olduğunun henüz bilincinde değildik. Deformasyon ile başlayan çabalarımızın düşünce planında yeterince olgunlaşmadığını anlamaya, soyutlamanın bir biçim çarpıtması olmadığını ve düşünsel anlamda yeniden düzenleme işi olduğunu sezinlemeye başladık. Son derece özgür bir ortamda her öğrenci, kendi eğilimleri doğrultusunda araştırmalar yapmaya yönelerek kendi dilini oluşturmaya çalışıyordu. Atölye çalışmalarımızın yanı sıra sanat kültürü kazanılması konusunda büyük bir tutku ve heyecanla okumayı da sürdürüyor ve çağdaş sanatı anlamaya çalışıyorduk. Özellikle kuramsal yönden zengin bir birikime sahip olan Adnan Turani hocamızın etkisini özellikle vurgulamak gerekir. Kendi yazmış olduğu “Avrupa Resminin Gerçek Çehresi”, “Resim Teknikleri” ve “Sanat Terimleri Sözlüğü” gibi kitapları yalnız sanat öğrencileri için değil, Türk resim sanatı için de önemli bir kazanım olarak değerlendirilmesi gerekir. Okulun yatılı olması nedeniyle ders saatleri dışında da hatta bazen atölyede de sabahladığımız olurdu. 65’te mezuniyet sonrası Diyarbakır Erkek İlk Öğretmen Okulu’na Resim Öğretmeni olarak atandım. Üç yıl çalıştıktan sonra 68’de Ankara Hasanoğlan Atatürk İlk Öğretmen okuluna atandım. 71’de 1416 sayılı yasa uyarınca yurtdışı ihtisas ve doktora öğrenimi için Milli Eğitim Bakanlığı burslusu olarak Federal Almanya’ya gittim. Bir yıl Goethe Enstitüsü’nde dil eğitimi aldıktan sonra 72’de Berlin Güzel Sanatlar Yüksekokulu’na girdim.

Berlin Güzel Sanatlar yüksekokulunda ihtisas öğrenimi döneminizi ve sonrasında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kuruluş aşamalarında görev almanızdan, emekliliğinize dek olan zamanlarınızı kısaca anlatır mısınız?
Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki öğrenciliğimiz sırasında birçoğumuzun olduğu gibi benim de gönlümde yatan en büyük ideal Avrupa sanatını yerinde görüp tanımak ve öğrenim görmekti. 1971’de Avrupa sınavlarını kazanarak Federal Almanya’ya gittim. Sekiz aylık dil öğreniminden sonra dünyanın en gözde okullarından biri olan Berlin Devlet Güzel Sanatlar Yüksek Okulu sınavına girip Prof. Hans Jeanisch atölyesine kaydımı yaptırdım (1972) ve 1977’de “meisterschüler” unvanıyla bitirdim. Okulun mezunlarına tanıdığı bir yıllık araştırma hakkını kullandıktan sonra 1978 dönerek Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümüne atanarak bir buçuk yıl görev yaptım. Gerek öğrenci, gerekse öğretmen olarak tapınırcasına görev yaptığım o kurumdan, 12 Eylül sonrası çalkantılı dönemdeki yönetim değişiklikleri nedeniyle zorunlu ayrılarak, 1983’te hocam Adnan Turani’nin önderliğinde kurulan Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesine geçtim. Kuruluş öncesinden başlayarak eğitim-öğretim programlarının düzenlenmesinden uygulanmasına dek katkıda bulunduğum Fakültenin iki dönem dekanlığını yaptım ve bir dönem de Üniversitelerarası Kurulda Üniversiteyi temsil ettim. Yirmi beş yıl Atölye ve Sanat Sosyolojisi derslerini verdiğim kurumdan 2008’de emekli olduğumdan beri de özel atölyemde çalışmalarımı sürdürmekteyim.

İnsan-toplum ve insan-doğa ilişkileri üzerine yoğunlaşan soyut dışavurumcu resimlerinizin çıkış noktası nedir? Çalışmalarınızın dönemler itibarıyla gelişiminden kısaca söz eder misiniz?
Resim, sanatçının parmak izi gibidir. Bu anlamda resimlerim iç dünyamın adresleridir. Öncekiler ve sonrakiler aynı olamaz ama akrabadırlar. Beden değişir ama gözlerdeki ifade ve bakışlar değişmez. Bebeklikteki gözlerle yetişkinliktekiler aynıdır. Öğretmen okulundayken çizdiğim desenlerle şimdikilere baktığımda bir benzerlik ve akrabalık görebiliyorum. Değişim, anlatım biçiminde ve zenginliktedir ama bu akşamdan sabaha olmaz. Örneğin, anadilimiz değişmiyor ama kelime dağarcığımız zenginleşiyor, değil mi? Sanat uzun süreçte olgunlaşan bir olgudur. Kültürünü aldıkça, insanın düşünceleri, anlatım tarzı ve düzeyi de değişiyor. Resme her başlayan gibi başlangıçta araştırma ve tanıma amaçlı, “kılı kırk yaran” gerçekçi doğa, nesne, figür çalışmalarıyla başladım ben de. Giderek, insan yaptıklarıyla yetinmemeye, yeni arayışlara geçiyor ve bu da insanı düşünmeye yöneltiyor. Böylece düşünceye dayalı soyutlamacı bir döneme, düşünce resmi yapmaya geçiş başlıyor. Gerçek yaratıcı düşünce, soyutlamacı düşüncedir. Burada bir noktayı önemle vurgulamak isterim; Soyutlama, bir biçim çarpıtması değil, nesneler arası ilişkilerin ya da nesnelerin kendi içindeki ilişkilerin düşünce planında yeniden düzenlenmesi çabasıdır; tıpkı bilimde olduğu gibi. Bir yandan akla bir yandan da duygulara hitabeden sanat, bilgi edinmenin bir başka yolu ve “düşünmenin okuludur.” Özgünlüğünü, öznelliğe-gizem peşindeki hayal gücüne borçlu olan sanatın bilgisi de kendi yapısı içinde bir nesnellik içerir. Çünkü doğadan kaynaklanmayan hiçbir bilgi yoktur ve kanıtlanmak zorunluluğu olmasa da en az doğa bilimlerininki kadar gerçektir. Ancak görsel sanatların gerçeği, optik yasalara bağlı kaba görüntü değil, görüntünün arkasında yatan gerçeğin sanatsal imgeye dönüştürülmesi; doğanın dilinin görsel sanatın diline çevirisidir. Bu uzun süreli ve disiplinli doğa gözlemine dayanan düşünsel indirgeme işleminin öteki adı da soyutlamadır. İşte izleyicinin de kendi yaşanmışlıklarından çıkarak belki bir ipucu yakalayabileceği; az-çok tanınabilir ya da sezilebilir olan resimlerim, doğa ya da toplumsal yaşam kaynaklı olayların, psişik dünyamla harmanlandığı düşüncelerimdir.

Güncel sanat ile ilgili düşünceleriniz?
Güncel Sanat; bugünkü, bugüne ait, şimdiki, şimdiye ait, aktüel anlamına geliyor, yani günümüzde yapılan sanat. Ama foto-gerçekçilikten tutun da video-art’a, kavramsala kadar o kadar çeşitli sanat anlayışları var ki günümüzde, hangisini ele alacağız? Çağımızda belli ilkelere bağlı olan sanat anlayışları, okullar olmadığı için artık “sanat yok, tek tek sanatçılar var” diyenler de var. Çünkü her sanatçı kendi çağının gerçeğini kendi biçimleriyle ifade eder. Ancak sanatın kaynağı olan doğaya ve yaşamın gizlerine sırtını dönen sanatçının dili tutulur, lâl olur. Bu nedenle sanatçının birikiminin derinliği ya da sığlığı yapıtlarının niteliğinin ölçütüdür. Yapıt, etkileme gücü, yapanın birikiminden alır; parmak izi gibidir. Yani yapıtı değerlendirebilmek için sanatçısını da iyi tanımak gerekir. Kuşkusuz her çağ kendi sorunlarıyla birlikte çözüm yollarını da birlikte getirir. Çağa özgü yaşam biçimi, kendine uygun insan tipini, kültürünü, sanat anlayışını yaratır. Ancak bir iki kaygımı da dile getirmek isterim. Birincisi, teknoloji bağımlılığı: 1751’de “Sanat yeterince şarkı, gazel okudu; yeni bir sanat doğuyor: Endüstri.” diyen Diderot ile başlayan ve fütürist manifestoyla uç noktaya varan teknoloji kültürü hayranlığı, kent soylu kültürünü kanibalizm (yamyamcılık) ile suçlayan DADA manifestosuyla öfkeye dönüşmüşken, yüz yıldır yerinde sayan bu öfke son yıllarda yerini tekrar bilişim çağı kuşağının teknoloji hayranlığına bıraktı sanıyorum. Yeni kuşak, hayranlığın da ötesinde, teknolojiye tehlikeli biçimde âşık ve doğa deneyimi ve yaşanmışlıklarından daha çok teknolojik araçların olanaklarına sığınıyor genellikle; sığındıkça da kendi yaratıcı gücünü ortaya koyma olanağından uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Özetle: Dokunma duyusunu unutmakta olan “Elsiz bir uygarlık çağı” yaşıyoruz. Böyle bir çağın sanatına ya da sanatçılarına bakarken veya değerlendirirken iyi düşünülmesi gerekir. Diğer kaygımsa: Gücünü özgür (bağımsız) kişiliğinden alan, “inandığı yolda tek başına yürüyen” sanatçının, küresel sermaye sisteminin yaratığı Serbest Pazar Ekonomisine bağımlı aracılara bilinçli ya da bilinçsiz teslim olarak yaratıcılığını sınırlama tehlikesiyle karşı karşıya bulunması ve günün modasının veya ucuz bir popülizmin tuzağına düşmesidir. Sanatçı, kendisine yol göstermeye, alkışlayanlara, öncülük yapmaya kalkanlara inanmaya başladığında, belli ki kendi yolunda yürümüyordur artık.

Ülkemizde sanat ve zanaatın kavram karışıklığı konusundaki fikirleriniz?
Sanalla gerçeğin birbirine karıştırıldığı kültürel şizofreni ortamında Sanatla zanaatın, sanatçıyla zanaatkâr (usta) kavramlarının karıştırılmasına da şaşmamak gerek. Düşünce içerikli olmayan hiçbir şey sanat değildir, düşünce içerikli yaratmayan hiç kimse de sanatçı değildir. Oyuncuya, çalgıcıya, şarkıcıya, türkücüye, folklorcuya, tesisatçıya vb. meslek erbabına sanatçı deniyor ya da onlar kendilerini sanatçı sanıyorlar. Bu kavram kargaşası yalnız halk arasında değil, ülkenin kültür ve sanat politikasını düzenlemekle yükümlü devlet katında da yer etmiş durumdadır. Böylece devleti yönetenlerin, yasa koyucuların cehaleti ve bilinçsizlikleri devlet eliyle de resmen tescil edilmiştir. Opera, bale ve tiyatro oyuncuları devlette sanatçı kadrolarından çalışırken, düşün-yapıt yaratıcısı güzel sanatlar fakültelerindeki görevlilerin sanatçı sayılmamalarının akla yatkın bir açıklaması ya da adalet ilkeleriyle bağdaşır bir yanı olabilir mi? Dil ile ilgili olmakla birlikte değinmeden geçemeyeceğim bir başka durum da, ekonomi tabanlı küresel kültürün her alana olduğu gibi sanata da yansıyan sanat ürünü, sanat üretimi, sanat tüketimi ya da üreticisi, tüketicisi gibi yaygın olarak kullanılarak dili hibritleştiren sözcüklerin yarattığı karmaşadır.

Sanat eğitiminin birey ve toplum üzerindeki önemini anlatır mısınız?
Görsel algının eksik olduğu hiç bir alanda tam bir başarı mümkün değildir. Çünkü yaşam ve evrenle ilgili deneyimlerimizin %80’ini görsel yolla kazanıyoruz. Leonardo da Vinci’nin deyimiyle: “Göz beynin evrene açılan penceresidir, her şey o kanaldan girerek akıl hanesine yerleşir. Gözü olmayan bir beyin penceresiz oda veya ev gibidir.” Bu anlamda sanat, yaparken düşünmeyi öğreten bir okul ve bilgi edinmenin bir başka yoludur.” Ancak çağımız insanı, gerçeği, algılanabilir görüntüdeki gizli güzellikte değil makine dünyasında aramaktadır. Makineye bağımlı elsiz bir uygarlığın, insanı nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya getirdiği konusunda, Türk eğitim tarihinin bilge insanı H. Âli Yücel’in saptaması da dikkate değer: “Öğretim derece ve kurumlarının hepsinde eğitim esastır. Fakat hele teknik öğretimde buna pek çok dikkat edilmelidir. İnsan zekâsının dış âlemde katı bir beyin haline gelmiş hali olan makine, kullanılması ile zekâyı bilediği kadar, incelterek yer de” Tam da bu nedenlerle, özü duyarlık olan sanata ve sanat eğitimine her zamankinden daha fazla gereksinim duyulmaktadır. Duyarlığa dayalı yaratıcı zekâ gerektiren sanatın insan kişiliğinin gelişmesinde üç yönlü etkisi vardır: 1-Yaratma sürecinde düşünerek bir değer üretmenin gururunu yaşama, 2-Kendini ifade ederek var olmanın bilincine varma (Yaşamını kendi yarattıklarıyla doldurmak). 3-Kendisiyle dış evrendeki nesneler arasındaki ilişkilerin düzeniyle ilgili yasaların gizini keşfederek yaşamanın hazzın duyumsama. Yaratmanın ve nesnelerin biçimsel güzelliklerini, işlevsel ilişkilerini sezebilmenin mutluluğunu yaşamayı, kendine güvenmeyi, karar vermeyi, paylaşmayı, düzensizliklerden, çirkinliklerden, çarpıklıklardan rahatsız olmayı öğrenen birey böylece: kendine güven duygusuyla irade varlığı olarak yetişecek, karar verme yeteneğiyle özgür olacak, düzensizliklerden rahatsız olan biri olarak da çevresini değiştirerek güzelleştirmek isteyecektir. “Güzel bir çevre güzel bir hayat; güzel bir hayat da ruh sağlığı demektir.” Aksi halde yaşamın zenginliklerini tanımayan, doğa-insan ilişkilerini bilmeyen, bulduğu ile yetinen, istemeyen, eleştiriyi unutmuş, yaşamın başka alanlarına ilgisiz, yaşamın anlamını kavrayamadığı için haz duymayan, umutsuz ve mutsuz bir varlık olacaktır. Duyuları hazla beslenen insan çirkinliklerden, basitliklerden uzaklaşarak yüce değerlere yönelir. Sonsuz gizemlerin saklı bulunduğu evrenin hiçbir çıkar gözetmeksizin-karşılıksız algılanması sonucunda duyulan estetik heyecanın tetiklediği keskin bir zekânın yarattığı güzelliklerin bir adı sanat, öteki adı da ahlâktır. İnsanı güzelliklerin hazzıyla besleyerek zevk sahibi bir varlık olarak yetiştirmek ahlâk eğitiminin ta kendisidir. “İyi bir zevk, ahlâki bir karakterdir ve ahlâkın yalnız bir parçası değil, onun çekirdeğidir.” (J. Ruskin). Ünlü sosyolog E. Durkheim’ın da dediği gibi “Sanatın bir de ahlâkî yönü vardır ki hiçbir alan onunla yarışamaz.” Ahlâk öğretilemez; yaşanır. Yani ahlâk kafalara bilgi olarak değil, vicdanlara duygu olarak yerleştirilebilir. İnsanları birbirlerine yaklaştıran değerlerin inanç ve soy birliğinden çok duygu ortaklığı olduğunu tarihte yaşanmış ve günümüzde de yaşanmakta olan acı deneyimlerden biliyoruz. Bu nedenledir ki, görsel sanata ve sanat eğitimine yapılan yatırım en az endüstriye yapılan yatırım kadar önemlidir. Öyleyse, görsel algı eğitiminin önemine inanmayan hiç kimsenin eğitim programlarının yapılmasında da hiçbir söz hakkı olmamalıdır.

 

 

Share.

About Author

Comments are closed.