Tuncay Koçay ile Ankara’da Soyut Galeri’de açılan son sergisi ve dolayısı ile son işleri üzerine söyleştik.

Heykel sizin için ne ifade ediyor? Heykeli kendi yaşamınızın içinde nasıl bir yere yerleştiriyorsunuz?
Heykel benim için malzeme, koşullar ve zamanın doğrudan etkisiyle sürekli olarak yenilenmeye ve sınırsız olanaklara açık bir diyalog alanı. Ancak bu diyaloğun en temel, belki de en zorlayıcı yapı taşı “zaman”. Özellikle bir akademisyen olarak, heykel anlayışımın gerektirdiği o yoğun teknik ve düşünsel üretim sürecine gereken zamanı ayırabilmek ve çalışabilmek için gerekli atölye koşullarını sağlayabilmem çok zahmetli ve sıkıntılı bir süreç oldu. Bir tarafta akademik zorunluluklar ve atölye imkanlarının kısıtlılığı gibi nedenlerle üretimime uzun süreler ara vermek zorunda kaldım. Bunları aşma noktasındayken ailemle birlikte yaşadığımız Maraş depremi ve sonrasındaki o zorlu süreç, heykel üretimimin önünde aşılması güç engeller oluşturdu. Ancak şunu gördüm: Eğer benim gibi üretim sürecini merkeze alan bir çalışma şekliniz varsa, asgari gereklilikleri sağlamadan bir şeyler üretmek pek mümkün olmuyor. Üretseniz dahi kişisel tatmin konusunda aldığınız karşılık tam olarak yerini bulmuyor. Neyse ki son iki sergim için, bana destek veren “adsız kahramanlar” sayesinde kendim için kısıtlı da olsa bir çalışma alanı yarattım ve bu kahramanlara sizin aracılığınızla da sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Temel olarak uzmanlığım metal üzerine olsa da bu kısıtlı alanda biraz daha esnek davranıp metalin yanına yeni malzemeler ekleyerek, malzemenin olanaklarını zorlamaya ve farklı denemelere girişecek zamanı ve alanı yarattım kendime. Benim heykel anlayışım önceden belirlenmiş kavramsal bir izlekten ziyade; malzemenin direncini keşfetmek ve onunla çarpışmak üzerine kurulu. Sergilenme aşamasına ulaşan çalışmalarım; heykel dağarcığım, malzeme ve deneylerin kesiştiği bir noktada bedene kavuşuyor. Bir eseri sonuçlandırırken, zihnimde bir sonraki deneyeceğim alternatifler çoktan şekillenmiş oluyor. Bu süreç rastlantısallığı merkeze aldığı için sonuçlar her zaman öngörülebilir olmuyor ve bazı çalışmalar sonuca ulaşmıyor. Örneğin Galeri Soyutta “Kişisel” adıyla hali hazırda 17 eserim sergileniyor ama bu serginin arka planında bir bu kadar da istediğim şekilde sonuçlanmamış çalışmam var. Heykelin benim için malzemeyle girilen bir diyalog olması bu durumu kaçınılmaz olarak ortaya çıkarıyor çünkü her diyaloğun olumlu bir şekilde sonuçlanmaması da bu sürecin kaçınılmaz bir parçası. Ama olumsuz sonuçlansa bile bu dirençle mücadele etmek, bir çıkış yolu aramak, olanakları keşfetmeye çalışmak benim heykel anlayışımın temelinde konumlanıyor.

Galeri Soyut’taki “KİŞİSEL” başlıklı serginizin hazırlık süreci ve temel çıkış noktası neydi?
Bu sergi, aslında her şeyden önce kişisel olarak sürdürdüğüm bir “üretim mücadelesinin” somutlaşmış hali olarak ortaya çıktı. Daha önce de vurguladığım gibi “Kişisel”; hem berrak bir zihinle, hem de üretim anlayışımın teknik gereklilikleri tam olarak sağlanmadan “en azıyla ne yapabilirim?” sorusu çevresinde şekillenen bir süreçti. Zihnimdeki bazı belirsizliklerin, serginin ana eksenini belirlemesine bilinçli olarak izin verdim. Heykel, kütle ve formla doğrudan ilişkili bir disiplin; ancak ben bu maddeselliği dışlamadan, algısal olarak “silikleşen” formların peşine düştüm. Bu noktada cam veya epoksi gibi mutlak şeffaflık sunan malzemeler yerine, polyester reçineye yöneldim. Şeffaflığı belirli bir noktada, bir çeşit puslulukta bırakarak malzemenin sınırlarını araştırdım. Sonuçta ortaya çıkan; oldukça hafif, var ile yok arasında hassas geçişlere sahip, kimyasal reaksiyonların kendi doğal renklerini bıraktığı yüzeylere sahip formlar ortaya çıktı. Bu sürece heykellerimde sıklıkla kullandığım geri dönüşüm materyallerini de dahil ederek dokusal etkileri de çalışmalara dahil ettim. Belirsizlik, karmaşa ve form arasındaki ilişkiden doğan bu çalışmalar; malzemenin potansiyelini görünür kılarken, ulaşmak istediğim o yalın karakterle de bütünleşti.

Çalışmalarınızda çizgisel bir form dili öne çıkarken, endüstriyel malzemeler ile doğal taşların birlikte kullanımı da dikkat çekiyor. Bu malzeme ve biçim tercihinin arkasında nasıl bir düşünce var?
Çalışmalarımda farklı karakterlere sahip malzemeleri bir araya getirmek benim için önemli bir araştırma alanı oluşturuyor. Sanırım bu öğrencilik yıllarımdan kalma ve bırakmak istemediğim bir alışkanlık. Anadolu Üniversitesinde lisans eğitimi gördüğüm yıllarda malzeme ve teknik olarak bütünsel bir eğitim programı vardı. Yani her öğrenci istediği atölyede (taş, metal, ahşap, vd.) istediği malzemeyle çalışıyordu. Bu durum doğal olarak farklı malzemeleri bir arada kullanmaya yönelten refleksif bir motivasyon yaratıyordu. Eğitim aldığım programın en sevdiğim yönlerinden biri de buydu. Bir yandan sürekli olarak metal ile uğraşırken diğer yandan hep farklı malzemeleri bir araya getirme ve bir şeyler inşa etme eğilimindeydim. Görünüşe göre bu eğilim halen devam ediyor. Heykellerimdeki çizgisel dil ise ulaşmaya çalıştığım yalınlık ile doğrudan ilişkili. Kütle ve yontu temelli heykele her zaman belirli bir mesafeden yaklaştım. Heykellerimde denge ve dinamizm üzerine yoğunlaşmam büyük ölçüde metal heykelle uzun yıllar sürdürmüş olduğum üretim pratiğine dayanıyor. Metal, şekillendirilebilir yapısı ve statik olarak oldukça ince bir noktadan bile dengede durabilen bir malzeme olması nedeniyle taş ya da ahşapla kıyaslandığında çok daha dinamik kurgulara olanak tanıyor. Bu nedenle metal çubuklar ve plakalar üretim sürecimde sıklıkla kullandığım materyaller arasında yer aldı. Bu elemanlar doğaları gereği çizgisel bir karaktere sahip; elbette bir araya geldiklerinde kütlesel yapılar oluşturmaları da mümkün, ancak bu tamamen sanatçının tercihine bağlı. Bu sergide ise özellikle daha hafif, dengeli ve dinamik yapılar kurmaya yöneldim. Kütlesel bir formdan ziyade daha açık ve geçirgen heykeller üretmek istedim. Heykellerin boşluk barındırması ve zeminle kurdukları ilişkinin mümkün olduğunca sınırlı olması bu serginin temel dinamiklerini destekliyor. Doğrusal olan ve olmayan arasındaki uyumu arıyorum. Doğal taşlar da bu arayışa güçlü bir karşılık veren unsurlar olarak eserlerimde yer alıyor. Bu taşların bir diğer özelliği ise heykellerin üretildikleri yerlere ait olmaları. Bir bakıma bunu kimlik kartlarıyla kıyaslayabiliriz: Bu taşlar heykellerin nüfusa kayıtlı oldukları yerleri gösteriyor. Nerede doğdukları belli; fakat nereye gidecekleri henüz belli değil.

Malzemenin yapıtın oluşumunda aktif bir role sahip olduğu görülüyor. Bu yaklaşım üretim sürecinizi nasıl şekillendiriyor?
Malzemeyi üretim sürecimin bir ortağı gibi görüyorum. Genellikle zihnimde bir strüktürel planla işe başlarım; ancak malzemenin sertliği veya esnekliği gibi davranışsal durumları sürece dahil olduğunda, kendi kurallarını koymaya başlar. Bu noktada ben kafamdaki tasarım ile malzemenin yönlendirmesi arasında denge kurmaya ve her ikisinden de uzaklaşmamaya çalışırım.

Beni heyecanlandıran işlerim de, malzemenin sunduğu rastlantıların kurguladığım biçimle barıştığı anlarda ortaya çıkıyor. Şu an için Modernist gelenekten kopmamakla birlikte, mekanik üretim süreçlerine dayalı çağdaş yaklaşımlarla arama belirli bir mesafe koymayı tercih ediyorum. Yapıtlarım; malzemenin fiziksel özellikleri, biçimsel sezgilerim ve teknik birikimim arasında kurulan hassas dengenin birer sonucu olarak tezahür ediyor. Benim pratiğimde, bir yapıtın maddi olarak inşa edilme süreci, en az kavramsal tasarımı kadar temel bir unsurdur. Değişime açık olmakla birlikte bu eşdeğerlik şu an için sanatsal yaklaşımımı belirgin kılan temel bir özellik konumunda.

Değişime açık olduğunuzu söylediniz. Yakın gelecekte çalışmalarınızda neler görebiliriz?

Pratiğimde deneysellik önemli bir yer tuttuğu için değişim kuşkusuz olarak kaçınılmaz olacaktır. Malzeme ve form ile oldukça iç içe ilerliyorum ancak formu oluşturan sınırlar ile ilgili çalışmalar yapmayı planlıyorum. Bu sergide keskin sınırları silikleştirmeye çalıştığım heykeller mevcut ve bu yönde çalışmalarıma devam etmek istiyorum. Yapay ışıklar da dahil olmak üzere ışık, malzeme ve form ekseninde araştırmalarıma devam etmek istiyorum. Yarı geçirgen malzemeler aracılığıyla ışığın yüzeylerde nasıl yansıdığı, emildiği ve algılandığı sonraki çalışmalarımın odak noktaları olacak. En azından şu an için böyle düşünüyorum. Daha mekânsal çalışmalar üretmek ve mekana nüfuz eden çalışmalar yapmak niyetindeyim. Yarı geçirgen malzemelerle çalıştığım bu son dönem heykellerimde, kütlenin o bilindik maddesel etkisini yitirmeye başladığını söyleyebilirim.
Röportaj; Gülistan Ertik



