‘GEZİ’ GÜNLÜĞÜ* 01.07.2013 – Kültür Sanat Haritası Dergisi’nden alınmıştır.
Neyran GÜNÜÇER
İstanbul Beyoğlu’nun ağaçlık ve yeşil tek yeri Gezi Parkı…

Bugün ise dünyanın halk hareketine bakış açısını değiştiren, ezberleri bozan parkı… Ağaçları, doğayı, çevreyi korumakla başlayan apolitik, özgür bu halk direnişi sadece demokratik bir yaşam alanı isteği üzerine kurulu… Direniş silahları ise zeka, mizah ve sanat…
31 Mayıs’da İstanbul’da başlayan bu halk hareketinin bugün 20. günü… Bu yazıyı yazıp silişimin kaçıncısı hatırlamıyorum… 20 gün içersinde İstanbul’da yaşananların unutulması mümkün değil… Bunun üzerine şimdi ne yazsam ne desem o anları tasvir için yeterli olur mu bilemedim… Tek bildiğim; çocukken mahallelerden geçen ilaçlama kamyonlarının arkasından koşan ve bildikleri tek gaz bu olan o mahallelerin tüm çocuklarına, yürekleri siyah beyaz atan ve her hangi bir cümle içindeki çarşıyı bile bundan böyle çArşı yazdıracak Beşiktaş’ın cesur insanlarına, sanatçının gerçek anlamını hatırlatan parkın ceviz ağaçlarına, direnalin rengarenk olduğunu ispat eden LGBTT’ye, Boğaziçi Köprüsü’nü yürüyüp geçerek Taksim’e gelen Fenerbahçe taraftarı ve Anadolu Yakası’nın nadide insanlarına, ultra hiçbir şeyi takmadan gelen Galatasaray taraftarına, İzmir’in birleşmesi imkansız iki yakasına, Ankara’nın marjinallerine ve birçok ilden Gezi’ye selamını esirgemeyen çapulculara, ağaç olmayı bilen yurtdışı direnenlerine, direnalin yaralarını saran tüm tıp öğrencileri ve doktorlara, odasını toplamayan ama sokakları her gün temizleyen o güzel insanlara, parka
sebze, meyve ve çiçek ekerek toprağa dokunanlara, hak hukuk bize emanet diyen avukatlara, çocuklarının önüne kendini siper edip el ele tutuşan annelere, parka desteğini hiç esirgemeyen ve arkasında “koç” gibi duran otellere ve çalışanlarına, parkın esas sahipleri ağaçlara, İstanbul’da bu olaylarda ölen yaralanan tüm sokak hayvanlarına, Spheniscidae familyasını oluşturan penguenlere, mini mini elleriyle parkta resim yapıp oyun oynayan can’lara, tüm mutfak gereçlerine ve onları çalan özgür ruhlara, talcid ve reinie’ye, sirke ve limona, insanlık kelamını unutmadan kapılarını açabilen semt esnaflarına ve sakinlerine, mesleklerinin ne olduğunu unutmadan yapabilen tüm çalışanlara, apolitik bu direniş karşınında politik kimliğinden sıyrılıp şiddet, nefret ve ötekileştirmeye karşı olan demokratik ve özgür hayaller kurabilen tüm zihinlere, bir ağaç gibi duran o adama ve doğrularının arkasından canları pahasına korkusuzca koşan; Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Komiser Mustafa Sarı ve Mehmet Ayvalıtaş’a selam olsun…Dostluk, kardeşlik ve barış’la…

Mina (Yoga hocası)
Yoganın anlamı birlikten geliyor… İyi frekanslar yayarak bütün oluyoruz burada… Çevreye olan sevgi ve saygıyı, her şeyin bir bütün olduğunu ve birlikte mutlu olduğumuzu gösteriyor. En önemlisi çevreye ne yaparsak bunu aslında kendimize yaptığımızın farkındalığını ortaya koyuyoruz… Yoga yaparken kendimizi köpek, ağaç gibi pozlara sokuyoruz; amaç hepimizin bir olduğunu anlamak…
Sinem (Yoga hocası)
Parkta başından beri olan şey zaten yoga. Matın üzerinde yaptığımız, burada zaten hayata geçmiş durumda, biz kendi en iyi yaptığımız şeyle buna destek vermeye çalışıyoruz… Dünya Günü’nde ilk defa burada yoga yaptığımızda hepimiz gergindik ama o gün bir kırılım noktası oldu… O gün yoga yapmaya çekinenler şimdi buradalar ve yoga yapıyorlar… Meditasyon ve yogayı buradaki ağaçların titreşimiyle birleştirerek çok olumlu bir enerjinin ortaya çıktığını görmemek mümkün değil…
Ece (Beyoğlu sakini)
Beyoğlu’nda yaşayan biri olarak bu parka gelip, yoga yapmak hep aklımda vardı ama çekindim… Bir ay önce burada yoga yapıldığını duyunca hemen geldim, buranın ne kadar güzel bir enerjisi olduğunu anladım… Yoga, park ve benim bedenim burada kendini çok rahat ifade edebiliyor… Burası bir özgürlük alanı; yoga meğer burada bunu yapmak için varmış…
Haşmet Topaloğlu (Sinemacılar Derneği)
Sinemacılar olarak buradayız. Çadırımızı ikinci hafta kurduk ama öncesinde herkes kişisel olarak destek verdi. İki ayrı duyurumuz oldu bir tanesi, AKM önünde okundu ki bu medyanın tavrına yönelik bir eleştiriydi. İkinci duyuru ise, sinema ve televizyonun bilinen yüzlerinin de katıldığı bir duyuruydu ve neden Gezi Parkı’nda olduğumuzu anlatan 13 maddeden oluşan basın açıklamasıydı. Biz sinemacılar olarak neler düşünüyoruz, bu taleplere nasıl bakıyoruz bunları anlatmak istedik. Burada 24 saat boyunca bulunmaya çalışıyoruz. Sinema dünyasından insanların gelip destek verdikleri ve buluştukları bir nokta bu çadır. Ayrıca Gezi Parkı’ndaki ihtiyaçların bir ucundan tutup elimizden geldiğince yardımlaşmak çabasındayız. Emek Sineması bütün bu silsilenin içersinde çok kritik bir nokta; sinema, sanat ve bir mekanın üzerinden istekte bulunulması ve bunun üzerine şiddet görülmesi üzerine bir kırılma noktasıydı. Bir mekanın “yerinde güzel” olgusuyla anlatılması açısından çok önemliydi ama orada karşılaşılan tepki ve sonradan bir rutine dönüşen taleplerin bir kez olsun dinlenilmeden su, gaz sıkılması açısından ilklerden biriydi.
Başbakanın sanatçılarla ilgili söylediği sert eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz, Türkiye genelinde bu olaylara destek veren milyonlarca insanın bir parçasıyız sadece. Sanatçılara karşı hükümetten gelen eleştiri bombardımanının bu duruşun altını boşaltmak ve verilen sert yanıtlarla yıldırmak adına olduğu düşüncesindeyim. Bizim bir farkımız yok, biz de halkız ve buradaki insanların bir parçasıyız…
Umut var mı sizce?
Umut olmadan hiç bir şey olmaz, bir noktada denge bulunacak ve Gezi Parkı korunacak diye düşünüyorum.
Aylin (Taksim Dayanışma Gönüllüsü)
11. gün bu gün.. Gezi Parkı’ndan çıkan ve Türkiye’de yükselen bir şey var şu an… Ağaçların kesilmesine karşı başlayan bu hareket, hükümetin insanların yaşamına karışması, özgürlüklerine müdahale etmesi ile birikenin ortaya çıkmasını sağladı. Gezi Parkı’nda şu an yaşanan başka bir hayat… Her şey dayanışarak karşılanıyor, yenilen yemekten uyuduğumuz battaniyeye kadar hep yardımlaşarak gönüllülükle her şey yürüyor… Burası bir sembol… Tüm yaşam alanlarımızın sermayeye açılmasına, yaşam alanlarımızın katledilmesine, doğaya yapılan tüm saygısızlıklara karşı olan sembolik olarak koruduğumuz bir yer burası… Tüm Türkiye’deki insanlar bir araya geldiğimizde neleri başarabileceğimizi gördü, insanların korku psikolojileri yıkıldı ve artık sokağa çıkmaktan, gaz yemekten korkmuyorlar…Sokağa çıkıp direnerek, bir şeylerin kazanılabileceğini gördük ve hep beraber omuz omuza ne kadar güçlü olduğumuzu anladık… Biriken baskılar patladı… Bu birlik ve güveni gören insanın vazgeçebileceğini düşünmüyorum… Bundan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacak…
Kouzen (Germany News Magazine)
Bugün (11 .gün) buradaki ilk günüm, insanların hükümeti protesto ettiklerini görüyorum. Talepleri ve istekleri anlamaya çalışıyorum. Almanya’da çoğunluk burada olanlardan haberdar değil, sadece bir kısım insanlar farkında durumun… Bugün buraya kaç kişi gelecek neler olacak göreceğiz… (Not: Bir kaç gün sonra tekrar karşılaştık, gazdan epey dağılmış ve şaşırmış görünüyordu…)
Fenerbahçe Taraftarı
Facebook’tan tüm taraftar organize olduk, Kadıköy’de muazzam bir kalabalık buluştuk ve vapurlarla Kabataş’a geldik. İnönü Stadı’nın önünden alkışlarla yürüyerek Taksim’e çıktık. Stadın önünden Gezi Parkı’na kadar uzanan taraftar var burada… Fenerbahçe’ye 3 Temmuz tarihinden beri yapılanlar ortada zaten ve elimizde “3 Temmuz’u Unutmadık” yazılı pankartımızla yürüyoruz. Herkes gerçekleri görmeye başladı. Bütün taraftarlar birlik olduk ve bu düzenin bozulacağına eminim. Hepimiz biriz, burada her takımın bayrakları var ve bu çok büyük olay; tüm taraftar aynı şey için sokaktaysa bu iş bitmiştir zaten…

Servet (Gezi Parkı’na meyve sebze eken direnişçi)
Herkes birbirine hangi takımdansın, hangi partiye oy verdin gibi sorular sorar ama burada böyle bir şey yok. Bu olayda geçmişi yargılamayı öğrendi insanlar. Bizim buradaki tarlamızda yaptığımız ekim planı bir aylık. Ona göre domates, patates, kekik, maydanoz mısır, adaçayı, fasulye ektik. Biz en az bir ay buradayız, mahsulümüzü almadan gitmeyiz. İnsanlar bize tohum getiriyor. Komin hayati yaşıyoruz ve burada huzur var. Biz bunun için mücadele ediyoruz.
Bahar (Çocuk Atölyesi)
Bizim çocuk atölyesi kurmamızın sebebi bu parkın gerçek sahiplerinin onlar olması öncelikle. Bunun dışında medyanın sadece meydandaki bayraklı ortamı görüp, buraya bakmaması. Biz “bakın burada çocuk var” demek istiyoruz. Bu yüzden atölyemizi ağaçların söküldüğü yere kurduk. Bir derneğe bağlı olmaksızın gönüllülerin oluşturduğu bir atölye burası. Resim, heykel, seramik bölümünden mezun veya öğrenci arkadaşlarımız burada çocuklara eğitim verecek.
Gezi Parkı Kütüphane Gönüllüsü
İnsanlar bize ellerindeki kitapları getiriyorlar ve biz de parkta okumak isteyenlere ulaştırıyoruz. Herkes gönüllü, istekli bu konuda. Buraya çok ilgi var. Binlerce kitap geldi ve binlercesi de dağıltıldı. En güzeli herkes okumak ve paylaşmak için burada.
Kartal (Gezi Parkı Oteli Müdürü)
Ben olayların başından beri buradayım. Bunca gündür sadece bir kere eve gidip, duş alıp hemen geldim. Yağmur yağdığında arkadaşlarımızla direkleri dikip, burayı bu şekilde otel haline getirdik, insanların rahat kalması için. Hemen ön tarafımızda da gördüğünüz dergi dağıtım alanını kurduk. Uyumak isteyenler gelip kalabiliyor. İlk günler, içecek su bulamazken simdi herkes bize erzak ve malzeme getiriyor. Arkadaşlar beni bu otelin müdürü yaptılar bu yüzden burada çok işim var. Hiçbir yere gidemem. Gece çok az uyuyoruz ama çok mutluyuz.
Umutlu musun?
Başbakan son konuşmasında bizden saygı beklediğini söylemiş, biz tabii burada dinleyemedik ama önce biz saygı görmeliyiz ki saygı gösterebilelim. Bize bu kadar şiddet göstermiş olan bir başbakan ona nasıl saygı göstermemizi bekler bunu da anlamıyorum.

Cem (Müzisyen)
Burada epey şiddete maruz kaldım, yürürken bile gaz yediğim oldu. Ben ne bir partiye üyeyim ne de sempatizanım. Sadece Gezi Park’ı için buradayım. Polisi tahrik etmeye, taş atmaya çalışanlar olursa onları uyarıp durduruyoruz. Buradan sınava bile gittiğimiz oldu. Zor günler geçirdik ama artık halk bir arada. En güzeli de bu.
Levent (Sanatçı) (Gezi Parkı olayları 20. gün)
“Duran bir saat bile günde iki kere doğruyu gösterir” der bir Çin Atasözü. Aslında böyle bir şey oldu Gezi Parkı olayında. Tesadüfü bir şekilde yapıldı yapılması gereken. Bir hedef bulmak ve davasında yüzde yüz haklı olmak. Tüm farklılıkların bu hedefte birleştirilmesi gereken bir durum yaratılmalıydı. Bu kendiliğinden oldu ve işe yaradı. Hedef o kadar berraktı ki, havadan gelen bir fırsat gibiydi bizler için.
Bir yeri halktan alıp bir grup sermaye sahibine vermek, bir parkı yok edip AVM yapmak, insanlar hayır dediğinde şiddetle karşılık vermek tüm farklılıkları bir bütün haline getirdi.
Karşımızdaki duvar o kadar sert ki odaklanmamız gerekiyor. Polis şiddeti yıllardır olan bir durum. Ama biz buna odaklanmayı hep kaçırdık halk olarak. Hrant Dink olayı da benzer bir durum idi. İlk önce ciddi bir tepki verildi ancak sonra sadece az sayıda insan devamını getirmeye çalıştı.
Karşı çıktığımız şeylere tam olarak odaklanamadık ya da sahip çıkamadık demeliyim belki de. Ama şimdi öğrendik ve şu an çok kritik bir noktadayız.
Tarihte hep olan şudur: Halk ayaklandığında istediğini almayı başarır ve reforma zorlarsa; kazanır. Yoksa sadece karşı tarafı güçlendirir. Böyle bir kalkışmanın sonunda bazı şeyleri değiştirmeyi başaramazsak durumun daha kötü bir hal alabilir.
Hükümet bu konuyu bilerek kışkırttı diye düşünüyorum artık. Bu kadar şiddetsiz bir ayaklanmaya bu kadar şiddetle karşılık vermek çok ilginç bir tepki çünkü.
Cumartesi günü en kalabalık saatte, ana saldırıyı düzenlemek soru işaretleri doğurdu herkes için. Bizim tepki vermemizi istiyorlardı.
Ortadoğu’daki dengeler ve savaş olasılıklarından dolayı daha diktatörce davranabilmek, ortamı terörize mi ediyordu?
Her ne olursa olsun bizlerin asla vazgeçmeden odaklanarak devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Hükümetin bu şiddetli tavırları karşısında bizlerin pasifize edilmiş ve asla şiddet içermeyen eylemlerle isteklerimizi anlatmamız gerekiyor. Duran adam gibi bir hareketle, ya da tencereleri ve tavaları daha da kuvvetlendirmek belki de çözüm.
Bu olaydan önce çok umutsuzdum; bu ülkeden gitmek başka yerlerde yaşamak vardı aklımda. Ama şimdi o kadar umutluyum ki, güzel şeyler olacak eminim.
Şehriban (LGBTT- Polise kitap okuyan)
Öncelikle sizin oluşumunuzu konuşalım. Neler değişsin; neler olsun istiyorsunuz?
Öncelikle biz ilk günden beri alana gökkuşağı bayrağı ile giren insanlarız; LGBTT olarak. Ağaç kesilmesine karşı çıkıyoruz ki; her şeyin başlangıcı; emeğin başlangıcı; Sulukule‘ nin başlangıcı; Haydarpaşa’ nın başlangıcı, AKM’ nin başlangıcı; hepsi önemli.
Örgütlülüğümün dışında birey olarak da buradayım. İnsanlara bir şeyleri akıtarak ve simgesi olarak Gezi Parkı’ndayız.
O karede; sen polise kitap okurken seni anlayacaklarını düşündün mü?
Müzik aletlerimizi yaktılar; çünkü tehlikeli görüyorlar. Çadırları bizim yaktığımızı nasıl söylerler; biz pasif direnişteydik.
Polis geldi; bizi tutup atmaya çalıştı. Ayakkabımı çıkardım; sonra kitabımı aldım ve sonra sırtımı onların barikatına dayadım. Anlamasını beklemedim; biz burada ne kadar mutluyuz, size zarar vermiyoruz demek istedim.
Bir polis öldüğünde de çok üzülüyorum. Polis kimden neyi koruyor; ben pasif direnişçiyim.
Kültür değişiyor ve biz evrim geçiriyoruz; bu değişim içerisinde sizin daha çok anlaşılabilmeniz sağlanabilecek mi?
Öncellikle heteroseksüel bireylere saygı duyuyorum. İnsanlara cinsel tercihleri ile saygı duymuyorum; bunu da beklemiyorum.
Biz Pınar Selek davasında da varız.
Biz her yerdeyiz.
Nazım Alpman (Gazeteci- Gezi Parkı olayları 16. gün)
Tayyip Erdoğan çok sağlam adımlarla yürüyordu ve yıkılmazdı. Siyaseti akademik bakan ve tarihsel perspektifte değerlendiren kişilerle geçtiğimiz aylarda “Sağın İdeolojik Ambarı” isimli bir belgesel yapmıştım. Her biri Türkiye’nin en az on yılında olan saha hareketlerini geriye doğru inceliyordu. En kıdemlisi “Türkiye’de eskiden sol atak, önde ve teoriler üretendi. Sağ ise onun arkasından giden ve o teorilere karşı çıkandı. Sol reaksiyoner sağ aksiyonerdi. Şimdilerde ise bu değişti” dedi. Erdoğan bu olaylara kadar rap rap yürüyordu deyim yerindeyse, Kumkapı kazılarına çanak çömlek diyen ve Gezi’de tarihi mirasımız var diyen de aynı Erdoğan. Orada duranı yakıp yıkalım, burada durmayanı çıkarım diyerek bir imitasyon çıkarmaya çalışıyor ortaya. Önündeki tek engel başlarda 20 çadırda kalan 40 çocuktu. O çocuklara üç beş çapulcu dedi ve rap rap yürüyen Erdoğan’ın bastığı muz kabuğu oldu bu. Bu şu şekilde de tanımlanabilir “Çok güçlü bir boksör ve hep seri maçları kazanıyor. Gene kazanacağı bir maça çıktı. Karşısındaki rakibi güçsüz gördü. Birden karaciğerine bir darbe aldı ve yere düştü. Şimdi hakem ona kadar sayıyor.” Ama Erdoğan artık eski Erdoğan değil, kafasını toplayamıyor.
Siz umutlusunuz yani değil mi güzel şeyler olacağına dair?
Yeterince güçsüz ve umutsuzca gitmiştik Gezi Parkı olaylarının ilk gününe. Ama şimdi çok umutluyum. Geçilmez denen sular kapandı, aşacağımız dağlar yere indi. Kurak ovalara sular geldi. Çok renkli hareketler çıkacak artık eminim. Bu gerçek anlamda bir devrim. Şimdiye kadar polis gaz attığında su sıktığında hep geri gidildi ama şimdi kimse gitmiyor. Polisle çatışma noktası devrimci bir kitle hareketinin final noktasıdır. Yani hakem bitiş düdüğünü çalmıştır.
Yani sizin zamanınızda öyleydi değil mi?
Evet, eskiden, yürürsün… Şiddet, cop mesafesindedir. Copa kadar gidersin, en önde kitlenin önderleri vardır, onlar bir pazarlık yaparlar. Onlar coptan sıyırabilirler, önder oldukları için. Ve hareket de şöyle başlardı, hatta isim de vereyim, Necmettin Yıldırım, Sıraselviler’de “Arkadaşlar dağılın, uyarıyorum dağılın, hücum.” Aynen böyle söylerdi ve polisin önüne yürürken de şöyle derdi: “Korkmayın, kararlı olun, korkmayın. Gladyatör gibi, korkmayın dağıtacağız orayı. Önce gazetecilere”… Şimdi hangi gazeteci? Hepimiz gazeteciyiz, yani herkesin cebinde bir gazete ofisi var artık. Sadece bir birimi değil, daktilosu fotoğraf makinesi değil, matbaası olan bir gazete var artık. Yani hop facebook sayfası, hop twitter sayfası her şey var. Hangi birini engelleyecek?
Sizce bu işin sonu nasıl bitecek ?
Bu anahtar teslimi, bir paket program hareketi değil. Çünkü öyle an var ki, mesela, eğer ki o sabah Gezi Parkı dağıtıldığında akşam biz oraya 500 kişi gitseydik, hiçbir şey olmazdı. Ama 10.000’ler gece 12’den sonra sokaklara döküldüler. Mesela onların da çıkması çok önemliydi. Sokaklarda insanlar var, televizyonlar bunu vermiyorlar. Ama insanlar birbirleriyle haberleşiyorlar. Beşiktaş’ta, gece 12’de Levent’ten çıkıp 1’de Beşiktaş’a gelmiş, baba, anne ve 2 tane çocuk gördüm. Çocuklardan biri ortaokul sonda, biri ise ilkokula gidiyordu. “Niye geldiniz buraya?” dedim. “Gördük, Halk TV yayın yaptı” dediler. Ulusal Kanal, Hayat TV, Artı 1, İMC, belli ölçülerde radyolar ve internet siteleri olanları yayınladılar… Onlar da buralardan haber almışlar ve geldiler. “Nereye gideceksiniz” dedim, “Taksim’e gideceğiz” dediler. “Yollar kapalı ne zaman gideceksiniz” dedim, “ Ne zaman açılırsa bekleyeceğiz” dediler. Ve biz bu konuşmayı yaptığımız zaman saat 4’tü. Bu halk istediğini almadan, bu işin biteceğine inanmıyorum.
TOPKAPI ŞEHİR PARKI- (Gezi Parkı olayları 2. haftası)
Necati Bey (Belediye çalışanı):
Hiç Gezi Parkı’na gittiniz mi?
Gitmedim ama gitmeyi düşünüyorum. Orada neler söylüyorlar, neye itiraz ediyorlar merak ediyorum.
Sizce neler söylüyorlar şu an?
Şu an en baştaki çevreci yaklaşımdan başka bir noktaya geldiğini düşünüyorum olayların.
Peki sizce bu hale nasıl geldi?
Bu hale gelmesinde en önemli etken polisin orantısız güç kullanmasıdır. Orada kitap okuyan, uyuyan çocuklara polisin PKK kampını basar gibi saldırması bunu ateşleyen kıvılcımdı. Orada çevreci insanların samimi duruşlarını istismar eden; hükümete karşı, İslamiyet’e karşı, kapitalizme karşı, provokatör gruplar var ve bunlar o çevreci insanları kullandılar.
Bu olayların gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Burada her iki kesimin de akıllıca hareket etmesi gerekiyor. İktidar olan kesim, çevreci kesimin isteklerini tabii ki dikkate almak zorunda.
Yukarıdaki yazı, röportajlar ve fotoğraflar Kültür Sanat Haritası 180. sayısında yayınlanan, Neyran Günüçer’in ‘Gezi Günlüğü’ bölümünden, ‘Gezi Direnişi’nin 13. yıldönümü dolayısı ile aynen alınmıştır.




