Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Trending
    • 1943’ten Günümüze; Mehmet Zeki Kuşoğlu…
    • Yiğit Aydın’ın Kaleminden: Baş Belaları ve Başyapıtları
    • ENKA Açıkhava’da; 20 Temmuz “Metot”- 24 Temmuz “Devlerin Savaşı”
    • BARABAR, ENKA AÇIKHAVA’da…
    • 7/7 – Yedi Bölü Yedi; 7 Temmuz – 7 Eylül 2026 tarihleri arasında Artmahall Kabataş’ta…
    • 62. Antalya Film Festivali’nin ‘En İyi Yönetmen Ödülü’ alan Tereza Nvotová’nın Father (Baba) Filmi, Başka Sinema Salonları’nda…
    • PINK MARTINI KONSERİ 22 TEMMUZ’DA PASION TURCA ORGANİZASYONU İLE YENİDEN İSTANBUL’DA…
    • HALİL PAŞA “SUYUN KIYISINDA” RESİM SERGİSİ PERA MÜZESİ’NDE
    Kültür Sanat Haritası
    • Kent Günlüğü
    • Sinema
    • Sahne
      • Tiyatro
        • İstanbul
        • Ankara
        • İzmir
        • Diğer
      • Opera Bale
        • İstanbul
        • Ankara
        • İzmir
        • Diğer
      • Gösteri
        • İstanbul
        • Ankara
        • İzmir
        • Diğer
    • Konser
      • İstanbul
      • Ankara
      • İzmir
      • Diğer
    • Sergi
      • İstanbul
      • Ankara
      • İzmir
      • Diğer
    • Festival
    • Kitap
    • Müzik
    • Yeme İçme
      • İstanbul
      • Ankara
      • İzmir
      • Diğer
    • Söyleşi / Yazılar
    Kültür Sanat Haritası
    Anasayfa»Söyleşi / Yazılar»1943’ten Günümüze; Mehmet Zeki Kuşoğlu…

    1943’ten Günümüze; Mehmet Zeki Kuşoğlu…

    0
    Kültür Sanat Haritası 22 Temmuz 2026 Söyleşi / Yazılar

    Harita NOTU: röportaj düzenlemesi devam ediyor, teknik bir sorundan dolayı gün içinde sonuçlandırılacaktır.

    MEHMET ZEKİ KUŞOĞLU: 1943 yılında Gaziantep’in Yazıcık semtinin Cabi (Tahsildar) Mahallesi’nde doğdu. 1949 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. 1964 yılında Devlet Tatbikî Güzel Sanatlar Yüksekokulu Grafik Bölümü’nden (bugünkü Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarımı Bölümü) mezun oldu. Aynı yıl devlet bursu kazanarak ihtisas yapmak üzere Almanya’ya gitti.
    1965-1969 yılları arasında Hessen Eyaleti Kassel Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde yüksek ihtisas (master) eğitimini tamamlayan sanatçı, 1969 yılının sonunda Türkiye’ye dönmüştür. Almanya ve Avrupa’nın çeşitli müze ve kütüphanelerinde yaptığı incelemeler sonucunda Türk-İslam ve Doğu sanatlarına ilgi duydu. Yurda dönüşünün ardından, dönemin hayatta olan pek çok sanatkârıyla bağlantı kurarak teorik bilgisini pratik çalışmalarla geliştirdi.
    Özellikle ahşap, taş ve maden sanatları üzerine yoğunlaştı. Bu alanlarda klasik ve çağdaş yorumlarla sergiler açtı, makaleler ve kitaplar yazdı, konferanslar verdi. 100’ün üzerinde tebliğ ve çok sayıda konferans gerçekleştirdi. Sergilerinden çoğu, T.C Kültür Bakanlığı ve Dış İşleri Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı Kültür Dairesi’ni temsilen açılmıştır. Yurt içinde ve yurt dışında 100’ün üzerinde kişisel sergi açtı, ayrıca çok sayıda karma sergiye katıldı. Sanatçının eserleri özel koleksiyon müzelerde 100’den fazla eseri bulunmaktadır. Yaptığı uygulama araştırmalardan dolayı çeşitli ödülleride bulunmaktadır.
    1970 yılında Van’daki askerlik görevinin ardından, o dönemde İstanbul Eğitim Enstitüsü olarak bilinen, bugün ise Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü adını taşıyan kurumda grafik tasarım, tipografi ve serbest grafik alanlarında öğretim üyesi olarak görev yaptı. Akademik çalışmaları süresince doktora ve profesörlük unvanlarını aldı. 2000 yılına kadar sürdürdüğü akademik çalışmalarının ardından emekliye ayrıldı.
    Eşi Sevinç Kuşoğlu, Mehmet Zeki Kuşoğlu ile aynı bölümden mezun olmuştur. Resim çalışmaları yapmakta ve kitaplar yazmaktadır. Kızı Doç. Dr. Zekiye Aslıhan Kuşoğlu, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde; oğlu Doç. Dr. Mehmet Oğuzhan Kuşoğlu ise Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde görev yapmaktadır.
    Kırkın üzerinde meslek dalında bilgi ve birikim sahibi olan Mehmet Zeki Kuşoğlu, akademisyen kimliğiyle yetiştirdiği öğrenciler ve aktardığı tecrübelerle kültürel mirasın gelecek nesillere taşınmasına önemli katkılar sağlamıştır. Sanat anlayışında kalıcılık, insanın ruhuna dokunan, emekle olgunlaşan ve zamanla değer kazanan eserler üretmek üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, onun sanat ve düşünce dünyasının temelini oluşturmaktadır.

    BİZİ BİZE ANLATAN ‘TÜRK SANATININ MÜHRÜ’

    Gaziantep’te başlayan, İstanbul’dan Almanya’ya ve yeniden Türkiye’ye yönelen sanat yolculuğu, grafik tasarımdan ahşap, taş ve maden sanatlarına kadar uzanan üretim anlayışıyla zenginleşmiş ve sanat anlayışına önemli bir çeşitlilik kazandırmıştır.
    Sanatında bilgi, disiplin, emek ve estetik anlayışı daima birlikte yer alırken, her çalışması geçmiş ile gelecek arasında kurulan kültürel bir bağ niteliği taşımaktadır. Yarım asrı aşan üretim serüveni boyunca gerçekleştirdiği kişisel sergiler, yayımladığı kitaplar, dergi ve gazetelerde yazdığı makaleler, açık oturum, panel ve konferanslarda yaptığı konuşmalar ile çeşitli bilimsel ve kültürel toplantılarda sunduğu tebliğler, sanat ve kültür dünyasına önemli katkılar sağlamıştır.
    Ahşap, taş ve maden sanatlarından grafik tasarıma uzanan üretim pratiği, geleneksel sanatların taşıdığı biçimsel disiplini, estetik ölçüyü ve kültürel birikimi çağdaş yorumlarla yeniden değerlendiren bütüncül bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Grafik sanatlar alanında uzun yıllar akademisyen ve eğitimci olarak görev yapan Prof. Mehmet Zeki Kuşoğlu, bilgi ve deneyimini yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla da gelecek kuşaklara aktarmış, sanatın teknik yönü kadar araştırma disiplini, estetik duyarlılık ve kültürel miras bilincinin gelişmesine de önemli katkılar sağlamıştır.
    Birçok sanat alanındaki yetkinliği ve kültürel mirasa sağladığı katkılar dolayısıyla “Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü “ne layık görülen sanatçı Prof. Mehmet Zeki Kuşoğlu, bugün sanat yolculuğunu, eğitimcilik anlayışını ve bir ömre yayılan deneyimlerini bizlerle paylaşmak üzere konuğumuz.

    Röportaj; Şebnem Sunar

    MEHMET ZEKİ KUSOGLU-1952-GAZIANTEP

    Hoş geldiniz Sayın Mehmet Zeki Kuşoğlu, Sanatçı, koleksiyoner, araştırmacı ve yazar kimliğiniz, çok yönlü mesleki birikiminiz ve geleneksel Türk sanatlarına yönelik çalışmalarınız çerçevesinde gerçekleştireceğimiz bu söyleşide, sanat yolculuğunuzu ve kültürel mirasa ilişkin düşüncelerinizi dinleme fırsatı bulacağız.
    Ailenizin size kazandırdığı değerler, çocukluk yıllarınızdan itibaren sanat anlayışınızı, çalışma disiplininizi ve hayata bakışınızı nasıl etkiledi?
    Hoş bulduk. Gaziantep’te yazıcılık semtinin Cabi (Tahsildar) mahallesinde dünyaya gelmişim. Babam Mehmet Kuşoğlu “Cücükler’’ ailesine mensuptur. Babam, Antep müdafaasında bulunmuş muharip gazilerindendi. Babamın medrese tahsili vardı. Annem Zekiye Hanım Gaziantep’in ‘’Üzüme Doymaz’’ ailesine mensuptu. Okuma yazması yoktu ama hayat bilgisi çok güçlüydü. Henüz yedi yaşındayken terzi çıraklığına başlamış. Prova yapmadan elbise dikmesi insanları hayrete düşürürdü. Ben çocukken onun emeğine, dikkatine ve sabrına tanıklık ettim. Sanırım ince işçiliğe ve el emeğine duyduğum saygının temelinde biraz da annem vardır. Üç kardeştik, ailemizde hem mücadeleyi hem de çalışkanlığı gördük. O yıllar bize hayatın kolay olmadığını ama insanın onuruyla yaşaması gerektiğini öğretti. Çocuk yaşlarımdan okul yıllarıma kadar hem okudum hem çalıştım. O yıllar, “Olduk çileye talip, Mevlâm eyleye galip.” sözünün anlamını yaşayarak öğrendiğim yıllardı. Çocukluğum, ailem içinde icra edilen, bugün geleneksel Türk sanatları olarak adlandırdığımız sanat dallarının arasında geçti. Bunlardan bazıları kilimcilik, kuşakçılık, Antep işi, nakış, marangozluk, haratçılık, taş ve bakır işçiliğiydi.

    MEHMET ZEKİ KUSOGLU

    Geçmiş kuşakların gündelik hayattaki kanaatini ve paylaşım kültürünü düşündüğünüzde, sizce o dönem insanını bugünden ayıran en temel özellik neydi?
    Yoldaki taşı birinin ayağına çarpmasın diye bir kenara koyan, bir ekmek parçasını alıp toprağa karışmasın diye yolun kenarına koyup bir başka canlının midesine gitmesini düşünen, onu nimet diye öpüp başına koyan, sadakasını gizli veren, vasıtada kadınlara ve yaşlılara yer veren, eskimiş giysilerini bir kaç kere tamir eden, gömleğine kol ağzını ve yakasını ters düz ederek kullanan, ayakkabısına, yüzü yırtılana kadar bir kaç pençe yapan, büyüğün elbisesini ortancaya ortancanınkini küçüğe giydiren, aynı biçimde bir kitapla dört çocuğunu okutan dünkü bizler.

    Emeğin, paylaşmanın, sabrın ve anlayışın iç içe olduğu bir kültürde büyüdünüz. O yıllarda sanata ilginizi besleyen kişiler ya da yaşadığınız deneyimler nelerdi?
    Gaziantep’te dört yaşlarındayken ilk sanat deneyimim, havara taşlarını şekillendirmemle başladı. Gaziantep yöresine ait havara taşı, yumuşak dokusu ve kolay işlenebilir yapısıyla insanı forma yönlendiren bir malzemeydi. O taşlar yumuşaktı; kolayca oyulur, elde rahatlıkla biçim verilebilirdi. Belki de sanata ilgim o yıllarda başladı. Çocuk aklımla taşlara şekil verir, ortaya çıkan formları uzun uzun izlerdim. Aslında bugün geriye dönüp baktığımda, sanatla kurduğum bağın temellerinin o günlerde atıldığını görüyorum.
    1949’da İstanbul’a geldiğimizde de bu merak devam etti. Dere kenarlarından bulduğum killeri şekillendirir, küçük heykeller yapardım. Bir gün evin kapısının arkasına bir insan figürü çizmiştim; annem bunu görünce oldukça şaşırmıştı.
    Sonrasında okul yıllarımda, resim öğretmenim Aliye Biçken yeteneğimi fark etti. Bu fark ediliş, benim için önemli bir dönüm noktası oldu. Ortaokulda da Aziz Bey, biyoloji öğretmenim, ders anlatırken tahtada konuyla ilgili çizimler yapmamı isterdi. Bu da hem gözlem gücümü hem de çizim becerimi geliştiren ayrı bir deneyim alanı oluşturdu.

    MEHMET ZEKİ KUŞOĞLU, TGSO, 1963

    Çocukluk yıllarında edindiğiniz bu deneyimlerin ardından sanat eğitiminiz hangi süreçlerden geçerek şekillendi?
    İstanbul Atatürk Erkek Lisesi’nden mezun oldum. Daha sonra bir arkadaşımın yönlendirmesiyle Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu sınavlarına girdim ve sınavı ikincilikle kazandım. Okulu başarıyla tamamladım.
    Millî Eğitim Bakanlığı bursunu kazanarak grafik tasarımı ihtisası için Almanya’ya gittim. Batı Almanya’daki Kassel Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Grafik Tasarım alanında master yaptım. Yaklaşık dört buçuk yıl Almanya’da kaldım.

    Almanya’ya uzanan eğitim süreciniz ve ilk uluslararası başarınız olarak gördüğünüz bu dönem, sanat hayatınızda nasıl bir yer tutuyor?
    İlk sergimi 1965 yılında Almanya’da, “Serbest Grafik” adıyla Goethe Institut Bat Reichen’de açtım. Almanya’da katıldığım bir yarışmada birincilik ödülüne layık görüldüm. Bu başarı sayesinde İstanbul’daki ilk atölyemi satın almamın imkânı oluştu. Almanya’da geçirdiğim yıllar benim için sanat anlayışımın şekillendiği, düşünce dünyamın geliştiği çok önemli bir dönem oldu. Ülkemizin, doğduğum toprakların sanatını Almanya’da sürdürmem yönünde teklif almama rağmen geri döndüm. Türk kültürel değerlerini taşıyan eserler üretmeye ve bu kimliği çalışmalarımda kullanmaya karar verdim. Almanya’da fark ettiğim şey: “Ülkemizde bize bizim öğretilmediği” idi. Kendimizi bilmek için ülkemize döndüm. İyi ki de dönmüşüm.” Milletler arası olabilmek için önce milli olmak gerek” Hem kendimi buldum hem de kimlikli öğrenciler yetiştirdim. Gittim batıya, döndüm doğuya.

     

    6-Türkiye’ye döndükten sonra sanat ve akademi hayatınız hangi doğrultuda gelişti?
    5 Mayıs 1971 yılında, İstanbul Eğitim Enstitüsü bugünkü adı Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi olan kurumda akademik görevime başladım. Yurda döndüğümde dönemin önemli sanatçılarıyla iletişim kurarak teorinin yanında pratiğimi de geliştirdim.
    7-Akademik çalışmalarınızın yanı sıra, sanatın farklı disiplinlerinde de üretimlerinizi sürdürdünüz. Bu üretim alanlarınızdan söz eder misiniz?
    Bireysel sergilerim dışında çok sayıda karma sergilerde yer aldım. Kitaplarımı yazdım, halen yazıyorum. Makaleler Köşe yazıları yazdım. Birçok Açık Oturum, Panel Konferansa katıldım.
    8-Öğretim bilgi aktarır, eğitim ise insanı yetiştirir. Günümüzde bu iki kavramın sıklıkla birbirine karıştırıldığını dile getiriyorsunuz. Gerçek anlamda eğitim sizce hangi değerler üzerine kurulmalıdır?
    Bizim zamanımızda okulu bitirmek kolay değildi. O dönemlerde bir lise, hatta bir ortaokul mezunu bile bilgili, tarz ve tavır sahibiydi. Bunun en önemli sebebi ise aile, çevre ve okulun birbirini tamamlayan bir bütün oluşturmasıydı.
    Doğumdan ilkokulun sonuna kadar eğitim yaşıdır. Eğitimde harçtır yani bütün bilgileri ve kimliği bir arada yoğurandır, ama biz böyle bakmıyoruz. Eğitimi biz ömür boyunca birtakım şeylerin içinde eğitim olarak isimlendiriyoruz. İnsanlara nasıl hasta olmadan önce koruyucu hekimlik tavsiye ediyorsak, koruyucu eğitimi de gündeme almalıyız.
    Yani biz eğitimle boşluğu, aralarını tuğla mesafesinde öğretimle doldurmalıyız. En güzel binaları yaparsınız, iki patlayıcı ile binayı yerle bir edersiniz. Dünyanın en güzel insanını yetiştirirsiniz, bir tek mermiyle yok ederler.
    9-Sanatı nasıl tanımlıyorsunuz ve sanatın amacı sizce nedir? Bu çerçevede “gelenekçi sanat” veya sizin ifadenizle “millî sanat” kavramını hangi anlayışla değerlendiriyorsunuz? Bir sanat eserini millî kılan temel unsurlar nelerdir?
    Doğuştan sanata kabiliyetli bir kısım insanların, duygu ve düşüncelerini, kazanmış oldukları meslekî bilgilerin neticesinde, çeşitli malzeme ve âletleri kullanarak, göze ve gönüle hoş gelecek bir şekilde meydana getirdikleri eserlere sanat veya sanat eseri denir. Bu eserleri vücuda getirenlere de sanatkâr denir. Bu eserleri seyreden, dinleyen veya kullananlar takdirlerini kazanarak onlara haz verir, duygulandırır ve dinlendirir.
    İnsanoğlu, var olduğundan bugüne kadar hep iyiyi, güzeli ve doğruyu aramak yolunda ömrünü tüketmiştir. İşte bu arama ve çalışma neticesinde sanatta iki önemli görüş ortaya çıkmıştır. Birincisi, sanat yalnız güzel ve estetik duygularla yapılmalıdır, faydalı olması gerekmez; yani sanat sanat içindir. İkinci ise, sanat aynı zamanda bünyesinde faydalıyı da barındırmalıdır. Yani başka bir deyişle, sanat cemiyet içindir. (Türk sanatları daha ziyade ikinci görüş istikametinde gelişmiştir.)
    Millî sanatı anlamak için önce millet tarifine ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Eski kaynaklarda yalnızca inanç birliği olarak tarif edilen millet kavramı, zamanımızda daha geniş mânâlar almıştır. Millet; aynı dili konuşan, aynı duygu ve düşünceyi paylaşan, kederde, tasada ve kıvançta birlik duygularıyla yüklü topluluktur, denilebilir. İşte bu aynı duygu ve düşünceyi paylaşma olayı, bir milletin sanatını meydana getirir. Özellikle tarihleri bizim gibi çok çok eskilere dayanan milletler ise, çeşitlerinin dökümü bile yapılamayacak çoklukta sanat eserlerine sahiptirler.
    İşte gelenekçi sanat, millî sanat, bizden olanları ve zamanla başka milletlerden aldıklarımızı kendi dünya görüşümüz ve zevklerimizin birleşmesi olan millî cevherimizin içinde eriterek meydana getirdiğimiz sanatlarımızdır.
    10- Günümüzde sanatkârın toplum içindeki konumu ve kültürel hayatın geldiği noktaya ilişkin düşünceleriniz nelerdir?
    Milletlerin önce kimliği olmalı yaptıkları işlerde. Bizim ülkemizde sanatkâr olarak yaşamak son derece zor ve sıkıntılı aslında. İnsan bazen diyor ki keşke daha önce devirlerde yaşasaydım. Yani 1600–1700’lü yıllarda bizim toplumumuz o zaman sanatkârların kıymetini daha iyi biliyorlardı. Bugün ise bize orta çağı yaşatıyorlar. İnsan kıymetli olmalı ve farklı öğrenmeye inanmalı. Biz her şeyi görürüz. ‘’İnsanın insan olma boyutu güzel sanatlarla başlar.’’ Güzelde görülmesiyle başlar.
    11-Taklitten uzak, özgün ve millî bir sanat anlayışının sanayi ve endüstriyle buluşması sizce neden önemlidir?
    Bugün ortaya koyduğumuz bir kısım kopya ve taklit işlerden dolayı ne Hristiyan olmadığımız için bizi tercih etmeyen bir Batı ne de Müslüman olduğumuz için bizi tercih eden bir Ortadoğu pazarı istiyoruz. Biz yalnız ve yalnız, meydana koyduğumuz eserlerle ve onun neticesi olan sanayi ve endüstri ürünlerimizin çeşitliliği, farklılığı, güzelliği ve sağlamlığı dolayısıyla tercih edilmeyi arzu ediyoruz. Bu da ancak millî sanatlarımızı canlandırmak ve onu çağdaş biçimde sanayimize uygulamakla mümkündür.

     

     

     

    12-Gaziantep Şahinbey Belediyesi tarafından “Mehmet Zeki Kuşoğlu Sanat Medeniyet Tarih Kütüphanesi” adıyla kurulan kütüphaneye 3500 kitap bağışladınız. Hayatınız boyunca kitaplarla kurduğunuz bağ, düşünce dünyanızı ve aile yaşantınızı ne yönde şekillendirdi?
    “Mehmet Zeki Kuşoğlu Sanat Medeniyet Tarih Kütüphanesi’’ Gaziantep Şahinbey belediyesinde açıldı. Çoğu sanat kitaplarından oluşan, 3500 tane kitap bağışladım bir o kadarda evimde kitap var. Çocuklarımın da çalışma odalarında bu şekilde kitapları vardı. Küçük yaşlardan beri kitap okuyorlar. Şimdi torunumda aynı şekilde okuyor. Okumayı severim sabah beşte uyanırım hanım kahvaltıyı hazırlayana kadar kitap okurum. Tarih felsefe vb. İlgi alanlarım yaklaşık yedi bin kitap okumuşumdur.
    13- “Düşünmek Bizden Irak’’ kitabınızda insanın kendinden, düşünceden ve hakikatten uzaklaşmasına dair dikkat çekici tespitlerde bulunuyorsunuz. Bugün insanlık, medeniyet ve aidiyet kavramlarını hangi noktada görüyorsunuz?
    Ben, Asyalıyım Medeniyim Mutluyum. Ancak günümüzde ne zaman güzel bir şey yapsak o davranışı överken “Tıpkı bir Avrupalı gibi…’’ deniliyor. Her güzel hareketin alkışlanmasına kim karşı çıkar; ama yukarıdaki söz hepimizi üzmektedir. Aslında dönen dünyanın doğusunun ve batısının olmayacağı da bir gerçek. Düzgün insan, hoş insan, başarılı insan, saygılı insan gibi sözler daha iyi olmaz mı? Arzum, inanan, inanmayan tüm insanların iyi, güzel ve doğruda birleşmesidir. Sözün özü, insanı olmak insanca yaşamaktır.
    14- “Geçmişten Geleceğe Köprü İnsanlar” kitabınızda yer alan “Köprü insanlar” tabiri aklımıza geçmişin değerlerini, kültürünü ve bilgisini geleceğe taşıyan sanatçıları getiriyor. Sizce bu insanların toplumdaki yeri ve önemi nedir?”
    Köprü insanlar sanatı hayatla ve insanla buluşturmayı hayatlarının biricik gayesi edindiler. Hüsn-i hattan tezhibe, mimarîden resim ve heykele, ebrûdan sedefkârlığa varıncaya kadar Türk sanatının binbir rengini Avrupa ve Asya’nın birleştiği noktadan dünyaya yansıtan bu köprü insanlardan Hattat Hâmid Aytaç, Hattat Halim Özyazıcı, Müzehhibe Rikkat Kunt, kültür tarihçisi Prof Dr. Süheyl Ünver, Ebrûzen Mustafa Düzgünman, Kakmacı Ziya Bey, İstiklâl Madalyası tasarımcısı Heykeltıraş Mesrur İzzet Bey, Sedefkâr Vâsıf Bey, Ressam Şevket Dağ ve Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi; sanatkâr kimlikleri ve pek bilinmeyen yönleriyle kitapta yerlerini alıyorlar.
    Köprü insanlar, aynı iklimin farklı alanlarda çalışmaya ömürlerini adamış on ayrı portrenin, İstanbul âşığı bir sanatkâr elinden ortaya konulduğu, görsel malzemesiyle göz dolduran yazdığım müstesna bir kitap.
    15-Klasik Türk tezhip sanatının büyük ustalarından Rikkat Kunt Hanımefendi’yi manevi anneniz olarak gördüğünüzü ifade ediyorsunuz. Onun sanat anlayışı, kişiliği ve rehberliği sanat ve düşünce dünyanıza neler kattı?
    Rikkat Kunt Hanımefendi büyük bir tezhip sanatçısı geçmiş kültürümüzü bugüne taşıyan çok kıymetli bir köprü insandı. Kendisiyle tanıştıktan sonra her cumartesi günü Beylerbeyi’ndeki evine gider, saatlerce sanat, edebiyat, tarih ve kültür sohbetleri dinlerdim. Onu manevi annem olarak gördüm. O da bana “yoldan gelen evladım” derdi.
    Bu sohbetler vesilesiyle tarihçi Mithad Sertoğlu, Şevket Rado, müzehhip Muhsin Demironat, hattat ve mûsikişinas Kemal Batanay, Karagöz ustası Ragıp Tuğtekin, ressam Malik Aksel ve Hattat Macid Bey gibi dönemin önemli isimlerini tanıma ve dinleme fırsatı buldum.
    16-Sizinle ilgili olarak hem başarı hem karakter hem de yüz benzerliği açısından güçlü bir benzerlik fark ettim. Bu durum gerçekten dikkat çekici. Osmanlı eğitim sisteminin modernleşmesine katkı sağlamış olan Münif Paşa ile aranızda herhangi bir akrabalık bağı var mi?
    Akrabalık bağım yok. “Münif Paşa” Gaziantepli’dir .Tanzimat döneminde yaşamış önemli bir devlet adamı ve aydınıdır. Eğitim ve bilim alanındaki çalışmalarıyla tanınır. Aslında tanınmaz. Neden tanınmaz bilinmez!. Batı’daki bilimsel gelişmeleri Osmanlı’ya aktarmak için çeviriler yapmış, yedi dil biliyor. Bilim ve kültürün yayılması amacıyla Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’yi (Osmanlı Bilim Akademisini) kurmuştur. Ayrıca ilk bilimsel dergilerden biri olan Mecmua-i Fünun’u yayımlamıştır. Osmanlı eğitim sisteminin modernleşmesine önemli katkılar sağlamış bilinmesi gereken Türk aydınıdır.
    17- Koleksiyonun, tarih ve kültürü koruma, eğitim ve araştırmaya katkı sağlama, sanat ve estetik değer taşıma, kültürel mirası gelecek nesillere aktarma ve kişisel gelişime katkıda bulunma gibi önemli yönleri vardır. Bu bağlamda, koleksiyonculuğa yönelişiniz nasıl başladı?
    Bu işe Kültür Bakanlığı’nın Elmadağ’da açtığı kurslarda aldığım eğitimlerle başladım. Burada özellikle Karagöz figürleri yapmayı öğrendim. Geleneksel olarak deve derisinden hazırlanan bu figürler üzerinde çalışırken hem tekniği hem de estetik anlayışı yakından tanıma fırsatı buldum. Zamanla Karagöz figürlerinin yalnızca bir gölge oyunu unsuru olmadığını, aynı zamanda altın oygu tekniğiyle çok zengin bir koleksiyon alanı oluşturabileceğini fark ettim. Bu düşünce, koleksiyonculuğumu geliştirdi.
    1.18- Türk kültürünün gelecek nesillere aktarılmasında koleksiyonerliğinizin önemli bir rolü olduğunu biliyoruz. Yıllardır büyük emeklerle oluşturduğunuz koleksiyonların bir gün müze çatısı altında gelecek kuşaklarla buluşmasını hayal ettiğinizi söylüyorsunuz. Bu müzeler arasında özellikle gerçekleştirmeyi en çok istediğiniz projeler hangileri?
    Bugün baktığımızda ülkemizde Osmanlı mutfağına, kuyumculuğa ve taş plak kültürüne adanmış özel müzelerin eksikliğini hissediyoruz. Oysa bu topraklar, farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan son derece zengin bir kültür birikimine sahiptir. Arkeoloji müzelerinin yanında neden bir “Mühür Müzesi” olmasın? Çünkü farklı kavimlerin, dönemlerin ve ustaların izini taşıyan mühürler; aslında kuyumculuk, hakkâklık ve hat sanatının kesiştiği çok özel bir alanı temsil eder. Benim hayalimdeki mühür müzesi de tam olarak bu çatı altında şekillenmektedir.
    Benzer şekilde bir “Osmanlı Mutfak Müzesi” kurulmasını da çok isterim. Topkapı Sarayı Müzesi’nde yer alan mutfak bölümü önemli bir örnek olsa da sergilenen Çin ve Japon porselenleri arasında kendi mutfak kültürümüzün yeterince temsil edilmediğini düşünüyorum. Bakır işçiliğinden sofra geleneğine kadar uzanan geniş bir kültürel alanın ayrı bir müze çatısı altında toplanması gerekir.
    Kuyumculuk ise başlı başına bir medeniyet dilidir. “Türk Kuyumculuk Müzesi’nin kurulması gerektiğini her zaman dile getiriyorum. Yılların birikimiyle ortaya çıkmış ve satmaya kıyamadığım pek çok özel parça da bu hayalin bir parçasını oluşturmaktadır.
    Bir diğer büyük hayalim ise “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Taş Plak Dinleti Müzesi’dir. Sesin, kültürel birikimini ve geçmişin bir araya geldiği böyle bir müze, kültürel sürekliliği çok güçlü bir şekilde yansıtabilir.
    Mühür koleksiyonum da ayrıca çok kıymetli bir alandır. Hakkâklar ve hattatların dünyasıyla birleşen bu koleksiyonun da ayrı bir müze fikri içinde değerlendirilmesini çok önemsiyorum. Tüm bu alanlar, aslında büyük bir kültür çatısı altında birleştirilebilir; ya da takı müzesi veya yüzük müzesi gibi ihtisaslaşmış müzelerle daha görünür hale getirilebilir.
    Ayrıca kendi sanat üretimlerimin de yer alacağı bu müze yapıları içinde, kişisel eserlerimden oluşan koleksiyonların da farklı müzelerde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu birikim, bireysel aynı zamanda kültürel sürekliliğin bir parçasıdır. Benim en büyük arzularımdan biri, yıllar boyunca topladığım kültürel birikimin müzeler aracılığıyla gelecek kuşaklara aktarılmasıdır.
    19-Bugün plak koleksiyonlarına bakıldığında, kaybolan bir kültürün, unutulmaya yüz tutmuş seslerin ve zamanın taşıdığı bir mirasla karşı karşıya kalınıyor. Taş plak koleksiyonculuğu yaparken duyduğunuz bir anınız var, bu anıyı bizimle paylaşır mısınız?
    Esnaftan dinlediğim bir hadiseyi anlatayım: Ben yıllardır çok şey toplarım. Taş plak da toplarım. Yine Tellalzade’de bir esnafa “plak var mı?” diye sorduğumda, “Hocam gel hele bir soluklan sana ne anlatacağım dedi:” 1955’te bir arkadaşım bana iki büyük el arabasıyla, içinde Tamburu Cemil, Darü’l-Elhan’ın, hanendelerinden tutun da Malatyalı Fahri’ye kadar nice gazelhanın üç binin üzerindeki taş plağını getirdi ve dedi ki, “bunları kimse almıyor, hele senin merdiven altına koy da belki üçer beşer satarız.” İki yıl bekledik, kimse sormuyor, istemiyor. Önümüz kışa geldi, iş yok, para yok, arkadaş da artık plaklarını sormuyor. Ben de gece üşümemek için beşer onar plakları kırıp sobaya atıyordum. Öyle güzel yanıyordu ki. İki kış onlarla ısındım” dedi.
    20-Esnaftan dinlediğiniz bu anı, geçmişten gelen eserlerin korunmasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu deneyim, kültürel mirasa bakışınızı nasıl etkiledi?
    Taş taş üzerine koyarcasına o hurdacı dükkânı senin, bu gümüşçü, bu bakırcı, şu sedefkâr, o han benim diye yaza çize yıllarımı geçirdim. Hurdacı dükkânları diyorum, onlar bugünün antikacısı oldular. Hatta dünün hurdacı dükkânlarında görülen eserler, bugünün değme antikacılarında görülmez oldular. İşte ben sanatı ve sanat tarihini bu hurdacı dükkânlarında öğrendim.
    Üzülerek burada bir tespit daha yapmak istiyorum. Benim yıllarımı harcadığım bu yerlerde bazı yabancı araştırmacılar hariç, bizden hiçbir akademisyene rastlamadım. Bu araştırmalarım sonunda mübalağasız üç, dört müzeyi dolduracak sayıda eser gördüm, koleksiyonlarıma kattım. Çok güzellerine gücüm yetmedi ama eksik, kırık ve tek olanlarını alıp tamir ederek sanatımıza yeniden kazandırdım.
    Millet olarak tarih yapıp tarih yazmadığımız gibi sanat yapıp sanat tarihini de yazmamışız. Yurt dışına satılan ve yağmalanan Osmanlı arşivi gibi, yine bizce malum olan sebeplerle eritilen, yurtdışına satılan ve devrini kapamıştır diye atılan sanat eserlerimizden geriye kalanlarıyla dahi hem tarihimiz hem de sanat tarihimiz yeniden yazılabilir. Yeter ki biz azmedelim. Devlet, sermaye sahipleri, araştırma kurumları ve araştırmacılar bir an önce ecdad sanatımızı hem korumak hem de inceleyip onlar hakkında yazılı eserler ortaya koymalılar.
    21-Eserleriniz arasında Mustafa Kemal Atatürk madalyonu, Osmanlı padişahları madalyonları ve Osmanlı tuğraları üzerine gerçekleştirdiğiniz eserler de bulunuyor. Aynı zamanda kuyumculuk alanında da özgün çalışmalar yapıyorsunuz. Geleneksel sanatlarla tarihî kimlikleri bir araya getiren bu üretim süreci sanat anlayışınızı şekillendiriyor. Bu bağlamda İzzet Messur Bey sizin sanat anlayışınızda nasıl bir yere sahiptir?
    İzzet Messur Bey, Türk tarihinde madalyon ve nümizmatik alanında örnek aldığım en önemli isimlerden biridir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Darphane’de görev yaparak İstiklal Madalyası başta olmak üzere birçok madeni para ve madalya tasarımına katkısı vardır. Aynı zamanda Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alması, onun sanat ve estetik anlayışının ne kadar geniş bir alana sahip olduğunu göstermektedir. İzzet Bey’in eserlerinde gördüğüm en önemli özellik, tarihî ve millî değerleri güçlü bir sembol diliyle ifade etmesidir. Benim kendi çalışmalarıma ilham vermiştir.
    22-Türkiye’de kuyumculuk sektörünün geldiği noktayı ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?
    Turistler farklı bir ülkeye geldiklerinde, kendi ülkelerinde göremedikleri şeyleri görmek, yaşamak ve tanımak isterler. Kuyumculuğa ilgi duyanlar da özellikle kültürel kimlik taşıyan, kendine özgü tasarımları tercih ederler. Bu nedenle kuyumcuların Geleneksel Türk sanatlarını tanımaları ve bu alanda bilgi sahibi olmaları büyük önem taşır.
    Aksi hâlde vitrinlerde, turistlerin kendi ülkelerinde de karşılaşabilecekleri benzer tasarımların yer alması yeterince ilgi çekmeyebilir. Kuyumculuk sektörünün, kendi kültürel değerlerinden beslenen özgün tasarımlara yönelmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü “Sanat, sanayinin hem arka bahçesi hem de vitrinidir. Sanayi ise sanatın mutfağıdır.” Sanat, üretime kimlik ve estetik kazandırırken, sanayi de sanatın hayata ulaşmasını sağlayan en önemli üretim alanıdır.
    Bu anlayışla, geleneksel sanatların önemini vurgulamak ve kuyumculuk alanına katkı sağlamak amacıyla 1994 yılında “Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk Terimleri Sözlüğü” ile “Sedefkâr / Altın Oymacı / Gümüş Kakmacı Mehmet Zeki Kuşoğlu” adlı eserlerimi yayımladım. 2006 yılında” Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk ve Maden Terimleri Sözlüğü” nü, 2023 yılında ise genişletilmiş dördüncü baskısı yayımlanan “Kuyumculuk Terimleri Sözlüğünü” okuyucularla buluşturdum. Hâlen kuyumculuk terimleri üzerine farklı seriler hazırlamayı sürdürüyorum.
    23-Sanat anlayışınızda ve düşünce dünyanızda Yunus Emre’nin önemli bir yeri olduğunu görüyoruz. Sizce Yunus Emre’yi anlamak, onun şiirlerini okumaktan öte, insanın hangi gönül ve düşünce dünyasını kavramayı gerektirir?
    Yunus’u anlamak o kadar kolay ki! Arı duru veciz bir üslup var onda, ancak Yunus’un gönlünü kavrayan beri gelsin. Eğer bizler o ruha aşina olsaydık böyle olur muyduk? Halinin farkında olmayan ve neler olduğunu bilmeyene ne denir?
    Eğer, biz onu anlasaydık, dünya onu anlasaydı; insanoğlu ormanı yakar, her gördüğü ağacın dalını kırar, av diye zevk için hayvan öldürür, ortalıkta göl, deniz, akarsu, hava ne varsa benden sonra tufan diyerek kirletir yok eder miydi?
    Eğer, biz onu anlasaydık, dünya onu anlasaydı; medeni geçinip lüks ve moda uğruna bir çok hayvanın neslini tüketir miydik?
    Eğer, biz onu anlasaydık, dünya onu anlasaydı; doğrular cılız, eğriler güçlü, iyiler az, kötüler çok, güzeller çirkin olur muydu?
    Her şeye rağmen iyinin tükenmeyeceğine inanıyorum ve onun için diyorum ki Yunus gibi bir dostum var. Onu iyi tanı…
    24-Hayat boyunca edindiğiniz deneyimleriniz, bugün genç kuşaklara özellikle hangi değerleri ve çalışma anlayışını tavsiye edersiniz?”
    Genç kuşaklara en önemli tavsiyem, sabırla çalışmaları, yaptıkları işe gerçekten emek vermeleri ve hiçbir şeyi yüzeyde bırakmamalarıdır. Bugün her şey çok hızlı tüketiliyor, kalıcı olan şey, insanın içine sinen, üzerinde düşünülmüş ve zamanla yoğrulmuş o derin emektir. Sanat için de hayat için de bu böyledir. İnsan önce kendini tanımalı, neyi neden yaptığını bilmeli. Geri kalan her şey zaten onun ardından gelir.
    Konuşmalarımda öğrencilerime şöyle derdim:
    “Benim gibi düşünmeniz gerekmiyor; ama düşünmeniz gerekiyor. Benim merak ettiklerimi merak etmeniz de gerekmiyor; merak etmeniz gerekiyor. Ayrıca kendinize bir yol haritası çizmeniz gerekiyor.”
    25-Yılların birikimiyle hayat felsefenizi birkaç cümlede özetlemeniz istense, genç kuşaklara hangi sözlerle seslenirdiniz?
    Gençlere sıkça söylediğim bazı vecizeler ve nasihatlerim;
    • Sevgili gençler, er ya da geç, şu veya bu sebeple, en azından yaşlanınca fiziğiniz size ihanet edecektir. Bunu bilip bir an önce aklınızı güzelleştirin.
    • Sevgili gençler, eğer toplumumuza faydalı olmak istiyorsanız; gençliğinizde yaşlılarla, yaşlandığınızda gençlerle arkadaşlık ediniz. İlkinde öğrenir, ikincisinde öğretir ve genç kalırsınız.
    • Yıkıl, devril, ezil; ama ezme.
    • Çolak ol, topal ol, kör ol; ama nankör olma.
    • Gönlünü aç, kapını aç; ama yerli yersiz ağzını açma.
    • İyiyi ara, doğruyu ara, güzeli ara; ama kusur arama.
    • Emek ver, kulak ver, bilgi ver, borç ver; ama boş verme.
    • Satıcı ol, alıcı ol, kalıcı ol, arabulucu ol; ama bölücü olma.

    26-Marmara Üniversitesi bünyesinde kökleri İstanbul Eğitim Enstitüsü’ne ve Atatürk Eğitim Enstitüsü’ne uzanan, eğitim ve kültür geçmişine sahip Atatürk Eğitim Fakültesi’nin Göztepe Yerleşkesinden taşınmasının gündeme gelmesi; öğretim görevlilerine, öğrencilere ve mezunlara danışılmadan alınan bir karar olarak görülüyor.Siz, bu tarihî ve kültürel birikime sahip bir eğitim kurumunun kendi yerleşkesinden uzaklaştırılmasına yönelik oluşan tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Üniversiteler kışla değildir. Üniversitelerin hiçbir zaman şehir dışında konumlanması gerektiği kanaatinde değilim. Üniversiteler, hastaneler ve kültür merkezleri gibi yapılar, şehrin merkezinde yer almalı, bireylerin kolaylıkla erişebileceği, yararlanabileceği kamusal alanlar olmalıdır. Buna karşılık kışlalar, niteliği gereği şehir dışında konumlanır kendi iç işleyişine dair mahremiyet ve güvenlik sebepleriyle dışa kapalı yapılardır. Ancak üniversiteler kışla değildir ve şehir dışında olmaları da doğru bir yaklaşım değildir. Üniversitelerin ayrıca şehir merkezinde kütüphane, müze, galeri, arşiv ve konferans salonu gibi birimlere sahip olması gerekir. Bu unsurlar mevcut değilse, söz konusu yapının üniversite olarak nitelendirilmesini doğru bulmuyorum. Alanlarında yetkin ve donanımlı çok sayıda akademisyen bulunmaktadır. Ancak bu durum tek başına kurumsal yapıyı üniversite haline getirmez. Sonuç olarak, üniversitenin şehir merkezinde konumlanması ve en az beş-altı temel kurumsal niteliği taşıması gerektiği kanaatindeyim.

    27-Ailenizde sanatla uğraşan bireylerin varlığı, aile içinde nasıl bir sanat kültürünün oluşmasına katkı sağladı?
    Eşim Sevinç Kuşoğlu, benimle aynı bölümden mezun oldu. Hâlen resim çalışmalarını sürdürüyor, bunun yanında çocuk ve yetişkinlere yönelik kitaplar da yazıyor.
    Kızım Doç. Dr. Zekiye Aslıhan Kuşoğlu, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde görev yapıyor; Resim yapıyor, sergi açıyor ve konferanslara, panellere katılıyor. Aslıhan’ın kızı Torunum Beste ise henüz küçük olmasına rağmen resim konusunda oldukça yetenekli, ilerleyen yıllarda onun da sanatla daha yakından ilgileneceğini düşünüyorum.
    Bunun yanında oğlum Doç. Dr. Mehmet Oğuzhan Kuşoğlu, aynı üniversitede görev yapıyor. Edebiyat ve sanat alanında çalışmalarını sürdürüyor ve kitap yazıyor.
    Ayrıca Sevinç Hanım’ın kardeşi rahmetli Prof.Dr.Sabit Kalfagil de Türkiye’nin önemli sanatçılarından biri olarak sanat dünyasında iz bırakmış kıymetli bir isimdir. Ailem içinde sanatın, farklı dallarında kuşaklar boyunca devam edecek birikimimiz var.

    28-Ailenizde her sanatçının kendine özgü bir üslubu bulunuyor. Buna rağmen aynı sergide bir araya geldiğinizde ortaya çıkan estetik bütünlük hakkında neler söylemek istersiniz?
    Bizim açtığımız birçok aile sergimiz var. Bir bütünün parçaları olmamıza rağmen tarz ve tavırlarımız birbirinden farklıdır. Aile olarak aynı sanat anlayışını paylaşsakda, her birimiz kendi üslubuyla üretim yapan sanatçılarız.
    Benim sanat anlayışım, klasik Osmanlı sanatının çağdaş yorumuna dayanıyor. Eşim Sevinç Kuşoğlu’nun realist ve klasik bir üslubu; kızım Doç. Zekiye Aslıhan Kuşoğlu’nun ise soyut sanat anlayışı ön plandadır. Farklı disiplin ve yorumlarımızın aynı çatı altında buluşması, sergilerimizi bizim için daha anlamlı hâle getiriyor.
    Oğlum Doç. Dr. Mehmet Oğuzhan Kuşoğlu ise kültür ve sanat birikimimizi edebiyat alanındaki çalışmalarıyla farklı bir zeminde geliştirmektedir. Kültürel derinliği öne çıkaran anlatımı ve klasik metin geleneğinden beslenen yorumlayıcı üslubu, yazılarında belirgin biçimde hissedilir.
    “İnsan sanatla yaşarsa güzeldir.”
    29-Geleneksel sanatlar ile çağdaş üretimlerinizi birlikte değerlendirdiğimizde, bugün ağırlık verdiğiniz çalışmalar ve projeler hangileridir?
    Şu anda “İki Kere Soyut” adını verdiğim gravür tekniği üzerine çalışıyorum. Bu çalışma, geleneksel hat sanatımızın soyut düşünce yapısı ile benim çağdaş sanat anlayışımı bir araya getiren özgün bir uygulama niteliği taşıyor. Hat sanatının içsel ritmi ve soyut mantığını, günümüz insanının görsel diliyle birleştirerek gravür tekniği üzerinden yeni bir ifade alanı oluşturmayı amaçladım.
    Bunun yanı sıra madalyon çalışmalarım devam ediyor. Ayrıca kuyumculuk alanında özel tasarımlar üzerinde de üretimlerimi sürdürüyorum. Geleneksel madalyon ve kuyumculuk anlayışını çağdaş yorumlarla yeniden ele alarak özgün tasarımlar yapıyorum. Bireysel ve karma sergilerim de devam ediyor. Kitaplarını yazmaya, sergiler açmaya, konferans ve söyleşiler gerçekleştirmeye devam ediyorum.Son dönemde yazdığım “Göznâme” ve “Sözlü Sazlı Sözlük” adlı eserlerimin hazırlık ve basım aşamaları tamamlandı ve yayımlandı. Prof. Dr. Mehmet Zeki Kuşoğlu, aynı zamanda talep edenlere uzmanlık desteği vermeyi sürdürüyorum.

    30-Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
    İnsan hakkı kime verilir, insan olana. İnsan hakkını kim verir, insan olan. Sözün özü, insan olmak insanca yaşamaktır. Mesleğiniz ne olursa olsun, meşrebiniz sanat olsun. Çünkü sanat, gençlikte kötülere karşı bağışıklık kazandıran aşı, yaşlılıkta koruyucu hekimlik gibidir.
    Dileğim; Tüm insanların iyi, güzel ve doğruda birleşmesidir.

    Sayın Mehmet Zeki Kuşoğlu söyleşimize katılarak görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

    Editör
    Şebnem Sunar
    Kültür Sanat Haritası

    KİTAPLAR

    • Mezar Taşlarında Hüve’l Bâki, İstanbul, 1984
    • Dünkü Sanatımız Kültürümüz, İstanbul, 1994
    • Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk Terimleri Sözlüğü 1, İstanbul, 1994
    • Sedefkar / Altın Oymacı / Gümüş Kakmacı Mehmet Zeki Kuşoğlu, İstanbul, 1994
    • Osmanlı Kartvizitleri, İstanbul, 1996
    • Neler Söyledim, Neden Söyledim, İstanbul 1997
    • Sözüm Bu Ülkeyi Sevenlere, İstanbul 1998
    • Tılsımdan Takıya, İstanbul, 1998
    • Düşünmek Bizden Irak, (Modası Geçmiş Sözler), İstanbul, 2004
    • Geçmişten Geleceğe Köprü İnsanlar, İstanbul, 2006
    • Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk ve Maden Terimleri Sözlüğü, 2006
    • Türk Okçuluğu ve Sultan Mahmud’un Ok Günlüğü, İstanbul, 2006
    • Osmanlı Arması, 2008
    • Osmanlı Mühürleri, 2008
    • “Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk ve Maden Terimleri Sözlüğü” 2023
    • Göznâme Sözlü Sazlı Sözlük, İstanbul, 2026
    • Kilit taşları, İstanbul, 2026

    Devlet Tatbikî Güzel Sanatlar Yüksekokulu Grafik Bölümü Kuyumculuk Maden Terimleri Sözlüğü Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarımı Bölümü Mehmet Zeki Kuşoğlu Osmanlı Mühürleri Sedefkar
    PAYLAŞ Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Email
    Kültür Sanat Haritası

    Benzer Haberler

    1. İSTANBUL DİRENALİ; GEZİ PARKI

    I Swear / Ağzımdan Kaçtı

    Banu İnan’la ‘Shakespeare’in Dünyası’ oyunu hakkında…



    https://www.kultursanatharitasi.com/wp-content/uploads/2022/10/3.Sagbanner-caz3.mp4





    >br>

    Temmuz Ağustos Sayısı Bayilerde
    Son Yazılar
    • 1943’ten Günümüze; Mehmet Zeki Kuşoğlu…
    • Yiğit Aydın’ın Kaleminden: Baş Belaları ve Başyapıtları
    • ENKA Açıkhava’da; 20 Temmuz “Metot”- 24 Temmuz “Devlerin Savaşı”
    • BARABAR, ENKA AÇIKHAVA’da…
    • 7/7 – Yedi Bölü Yedi; 7 Temmuz – 7 Eylül 2026 tarihleri arasında Artmahall Kabataş’ta…
    • Popüler Haberler
    • Son Haberler
    29 Ocak 2015

    VENEDİK CAMCILIĞI / Gülistan Ertik

    14 Haziran 2015

    BAYKAL SARAN OYUNCULUK ÖDÜLÜ FULYA KOÇAK’IN…

    30 Ocak 2015

    MOZARTHAUS

    22 Temmuz 2026

    1943’ten Günümüze; Mehmet Zeki Kuşoğlu…

    14 Temmuz 2026

    Yiğit Aydın’ın Kaleminden: Baş Belaları ve Başyapıtları

    14 Temmuz 2026

    ENKA Açıkhava’da; 20 Temmuz “Metot”- 24 Temmuz “Devlerin Savaşı”

    Hakkında

    KÜLTÜR SANAT HARİTASI

    Kültür Sanat Haritası, şehirlerin yakın takipçisidir. Kültür, sanat, eğlence ve kent insanını her ay sayfalarına taşır. Gazetecilik terimi olarak da bilinen 5N 1K""Ne? Nerede? Ne zaman? Nasıl? Neden? ve Kim?" prensibini öngörerek sayfalarının konseptini hazırlarken okuyucuya soracağı soruların cevaplarını verir. Bu sayede hem okuyucuya yol gösterir, hem de okuyucunun bilgilenmesine olanak sunar.

    Popüler Haberler
    29 Ocak 2015

    VENEDİK CAMCILIĞI / Gülistan Ertik

    14 Haziran 2015

    BAYKAL SARAN OYUNCULUK ÖDÜLÜ FULYA KOÇAK’IN…

    30 Ocak 2015

    MOZARTHAUS

    Genel Bilgi

    Yapım
    Gergedan Tanıtım

    Web Tasarım Uygulama
    Ansolon

    Copyright © 2016 Kültür Sanat Haritası.
    • Hakkında
    • Künye
    • İletişim

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.