Sıradan Bir Gün ve Labirent

0

Yekta KOPAN
Sıradan Bir Gün
Can Yayınları, 184 sayfa, Ekim 2018

Takma isimle kişisel gelişim kitapları yazan Armağan Gündoğdu artık bu işe Son vermeye karar verir.
Karısı ile tartıştığı bir sabah çıkar evden ve sıradan bir yolculuğa çıkar. Parkta gözlerinin önünde bir kadın öldürülür. Panikle kaçmaya çalışırken kendisine çarpıp yaralayan Hediye ile yaptığı küçük bir sohbette kendisiyle yüzleşmenin utancını yaşar.

Kendi yarattıkları Mert Güriz karakteri bir kartopu iken koca bir çığa dönüşür ve artık altında ezilmektedir. Armağan Gündoğdu yaptığının alçaklık olup olmadığına okurun karar vermesini istiyor. Ancak okurlara da hatayı yükler. “Okurlar bana değil kendilerine kızsınlar. Mert Güriz kolaycılığına teslim olacaklarına Platon okusalardı beni suç üstü yakalayabilirlerdi.”
Sahte bir kimlik ve bu kimliğe biçilen roller ile yıllar süren yalanlar Armağan Gündoğdu’nun kendi hesaplaması, savunduğu değerleri zamanla unutup sistemin çarkı içinde eriyip giden kişiler ve hayatlar… Gerçek ile sahte kimliklerin birbirine karıştığı bir ortamda kaçış hangisine olacak?

Kitaptan…
“Kitapta bir cümle vardı.’ Bir bahçıvan balıkçılıktan da anlamak zorunda değildir.’ …Platon söylemişti bunu. ‘Bir demirci aynı zamanda bir marangoz da olmak zorunda değildir… Mert Güriz, Platon’un sözünü evirmiş çevirmiş, kendi düşüncesi olarak satıyordu ama beni kandırmayı başaramamıştı.

BURHAN SÖNMEZ
Labirent
İletişim Yayınları, 123 sayfa
Kasım 2018

“Bir tek şunu öğrenmek isterdim: Uğruna ölünecek ne vardı hayatta? Ölüm bir sözcükten ibaretken, insan neden kendine kıyardı?”
Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak intihar etmek isteyen genç müzisyen Boratin şans eseri kurtulur. Ancak bir hafıza kaybına uğramıştır. Geçmişine dair hiçbir şey hatırlamaz. Yakın arkadaşları eski yaşamına ait anıları yeniden hatırlaması için uğraşsa da o geçmişi bilip bilmemek konusunda pek kararlı değildir: “Kimse doğumundan öncesini bilemez. Ben de önceki halimi bilmiyorum.” diyerek geçmişi bilmenin neyi değiştireceğini pek de ayrımsayamıyor. “Neden geçmişi bulmaya çalışıyorsun? Bırak, o düğüm orada gömülü kalsın.” diyen arkadaşı kendisine imrenmektedir.  O artık geçmiş sözcüğünden nefret etmektedir.

Hafıza kaybına uğrasa da yaşadığı şehir ve ülkesi ile ilgili ayrıntılar hâlâ canlı bir şekilde durmaktadır. Sokakta gördüğü kadın ve kucağındaki çocuğun komşu ülkedeki savaştan kaçıp geldiğini anlıyor: “Kadının bir eli çocuğun üzerinde, diğer eli dilenmeye uzanmış. Sesi öyle yüksek çıkıyor ki buradan bile duyuluyor. Açlık. Hastalık. Savaş. Diğer sözleri, bilmediğim bir dilde. Kadın bir savaştan (hangi savaştan?) kaçmış, uzun yolları aşıp buraya ulaşmış  olmalı.” Yaşadığı toplum insanın belleğinde silinmez izler bırakabiliyor.

Kendisine ait izleri takip eden, geçmişini hem merak eden ama aynı zamanda da umursamayan Boratin’in, zihnindeki sorularla çıkmaya çalıştığı labirentte yeni bir hayat için şansı var mı?

Kitaptan…
“Önceleri, gençlik zamanlarında insan geleceği hayal eder, ütopyalar kurar. Umutlu olur. Gelecek uzundur ve orada her şey mümkündür. Ömrün sonlarına doğru ise mümkünler denenip tüketilir. Ütopyaya yer kalmaz. İnsan artık elindekiyle, yani koskoca bir geçmişle oyalanır. Orada ütopyanın yerini nostalji alır.  Ben bunlardan yoksunum. Ne ütopyam ne nostaljim  var…”

 

Yılmaz Özdoğan

yilmaz.oz.dogan@hotmail.com

Share.

About Author

Comments are closed.