“Mutluyduk Belki Bu Güne Kadar”

0

“Mutluyduk Belki Bu Güne Kadar”
Modern toplumda sosyalleşmenin belki de en büyük handikaplarından biri olan cep telefonlarının nasıl bir yıkıma yahut gerçekleri aydınlatmaya ön ayak olduklarını seyirciye ilk önce beyaz perdede Paolo Genovese yönetmenliğinde “Perfetti Sconosciuti (Mükemmel Yabancılar)” ile, sonrasında Serra Yılmaz yönetmenliğinde “Cebimdeki Yabancı” ‘yla anlatan senaryo, tiyatro sahnelerinde “Mutluyduk Belki Bu Güne Kadar” olarak, aforizma gibi bir isimle yerini aldı. Harika işler çıkartan iki adamla, yönetmen koltuğunda, ödüllü yönetmen / yazar Ahmet Sami Özbudak ve festivallerde ödülleri toplayan film senaryosu ile oyunun hem yapımcılığını hem de uyarlamasını üstlenen Kerem Pilavcı ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

M. Deniz Türkoğlu / mdturkoglu@hotmail.com

“Mutluyduk Belki Bu Güne Kadar” bilindiği üzere bir film senaryosu. Nasıl oldu da sahneye koymak geldi aklınıza ve adaptasyon süreci nasıl başladı?
Kerem PİLAVCI: İnstagramda dolanırken, beğendiğim filmleri daha sonra izlemek adına ekran görüntüsü alan biriyim. Nisan ayında bu filmi görünce – İtalyan, orijinal versiyonu olan Perfetti Sconosciuti –hemen ekran görüntüsünü alıp, sonrasında da izledim. Baştan sona neredeyse tek mekan kurgusuyla geçen, seyirciyi görselleriyle besleyen iyi bir hikayeydi. Bunun yanı sıra, insanlara tiyatro sahnesinde, sadakati azalmış olan, hem kişisel hem de çevresel anlamda yozlaşmış ilişkilerini anlatma isteğim de asıl çıkış noktam oldu. İlgili prodüksiyon şirketine mail atıp, sahne telif hakları konusunda başvuruda bulundum. İtalyanların tatil dönemleri vs derken, 2 ay sonra, Ağustos ayında ikinci bir maille sahne haklarını satın aldık nihayetinde. Tabii sonrasında herkes gibi biz de gazetede çıkan Ferzan Özpetek’in film haklarını almış olduğunu okumuş olduk, ki o haklar başka bir firmadaymış zaten.

-Bu durumda filmden oyunlaştırma konusunda ne gibi zorluklar yaşadınız? Filmden kopmamak yahut içine birebir gömülmemek adına nasıl bir yol izlediniz?
Ahmet Sami ÖZBUDAK: Hem yazar, hem de yönetmen olarak proje içerisinde yer almayı sevmiyorum. O yüzden yönetmen olarak hikayeye müdahale etmedim. Bunu Kerem’den rica ettim, mesela Eva karakteri (Gökçe Eyüboğlu) için monolog, Rocco (Faruk Barman) içinse tirat yazmasını; bunları o yerine getirdi. Sinema dili, tiyatrodan farklıdır ve bana göre bu metin, sinema metni değil, aslında bir tiyatro metni. Ayrıca site-specific (mekan odaklı) bir hikaye oluşu da sahneye koymak için biçilmiş kaftan. Böyle olunca, 10’dan fazla ev dolaştık; yoksa restaurantta mı gerçekleştirsek? , diye düşündük; en sonunda Beti Mizrahi’nin önerdiği Tophane’deki eve aşık olduk. Her oyunla beraber, bu mekanda, siz bizi izlediniz; biz de sizi izliyoruz olgusuyla, en belirgin temas yaşanmış oluyor seyirci ile oyuncu arasında.
Kerem: Filmin sahne senaryosunu oluştururken 15 keze yakın filmin kendisini izlemişimdir. Uyarlama olarak, filmin içerisinde teatral dokunuşlar olsa da diyaloglar konusunda, herkes eşit akıcılığa sahip değildi. Bakıldığında rollerin her biri ana hikayenin ta kendisi, iş böyle olunca gerekli yerlere yeniden tiratlar yazdım. Ayrıca, seyircinin karşısına çıkarttığımız hikayede, mesela Rocco karakteri filmden bağımsız bir karaktere dönüştü. Hikayede izlediğimiz çiftlerimiz arasında gerçekçiliği yakalamak için onların geçmişlerini hep beraber, oyuncularla yeniden kurguladık; ne zaman tanıştılar?, nasıl evlendiler?, birbirlerine karşı duygu tonları nasıl?, vb.
Eklemem gerekir ki 7 oyuncu dışında, cep telefonları ile yaşanan akışı, kendi obsesyonumdan dolayı kimseye teslim edemediğimden, oyun süresince beni de 8. oyuncu olarak sayabiliriz.

-“Cebimdeki Yabancı” adıyla oyunun, film versiyonunun vizyonda olması, tiyatro sahnenizi nasıl etkiledi, bu durumu talihsizlik olarak gördünüz mü?
Kerem: 70 kişilik salonda bizi nasıl etkiler, PR anlamında farkında olmadan bize katkı sağlar mı, yoksa bir talihsizlikli mi?, diye, aslına bakarsınız düşünmedim. Çünkü Ocak ayı ile birlikte, ilk sahne alışımızdan bu yana, tüm oyunlarımız kapalı gişe oynuyor. Ayda 5 oyun sahnelemeye çalışıyoruz, zira 7 oyuncumuzun da, dizileri, başka oyunları, turneleri var ve ortak gün belirlemek zor olabiliyor kimi zaman. Nisan ayı boyunca, 3-17-18-24’ünde Plan Be Loft’ta olacağız; 26’sında ise Ege Perla Toy İzmir sahnesinde.
A. Sami: Talihsizlik! İlk başta düşündüğüm buydu, ama bildiğimiz gibi tiyatro seyircisi başka bir kitle. Onların sahneden aldığı haz ile filmden aldıkları tamamen başka.

-Oyun aslında insanların birbirlerini aldatmalarını; yüzeyselliklerini ve katarsislerini anlatıyor. Başak K. Ertanoğlu’nun canlandırdığı Carlotta karakteri yaşadığı olayı, benim fikrim elbette, sanki çok rahat atlatıyor, duygusunu adeta tam yaşayamadan. Öte yandan, Lele (Giray Altınok) ‘nin cinsel kimliği ile yaşanan o kaotik durumda, seyirci, tüm bunları komedi misali kahkahalarla değerlendirirken, başka bir çift olan Bianca-Cosimo (Canan Atalay-Fehmi Karaaslan) arasında yaşanan aldatma hikayesini “ahh ahh vahh vahh” ’larla karşılıyor. Tüm bu durumları nasıl değerlendiriyorsunuz?                                                  A. Sami: Öncelikle, Başak’ın oynadığı karakterin, sinir boşalma anı, seyirci ile o kadar yakın mesafede, yüksek frekanslı oyunculukla gerçekçi gelmezdi, en azından provalarda ben yemiyordum. Hikaye içerisinde karakterlerin yaşadıklarını tanımlama, yansıtma biçimleri değişebilir; her biri başka şekillerde, bulunduğu duruma bağlı, farklı şoklar yaşayabilir. İkinci olarak, Peppe (Deniz Karaoğlu) açılana kadar, evet, durum komedisi olsa da hikaye, sonrasında seyircileri gerçeklerle yüzleştirince tokat gibi, hikaye toparlanarak devam ediyor.

-Birbirlerini aldatmaları, kadeh kaldırırken temennileri, çocuk sahibi olma arzuları; alt metinde libido çok aşikâr bir şekilde mevcut. Sizce de toplum yaşantısı bakıldığında, bunun üstüne mi kurulu?
A. Sami: Ben buna “Libidoların Karışıklığı” diyorum. Hayatın her noktasında bu kadar içinde, tıpkı yemek gibi.
Kerem: Bence asıl sorun insanlar ayrılmayı bilmiyorlar. Bu süreç devam edince aldatma safhası ortaya çıkıyor, olay cinsellik gibi görülüyor. Sonrasında ellerinde tuttukları kara kutularda, hayatlarını saklamaya devam ediyorlar. Eskiden ilişkilerde saflık vardı; artık gündelik hayatın yoğunluğu çok fazla, elimizin altında olan bu kutuyla da yeni bir ilişki normu yakalamış olduk. 10-15 sene önce teknoloji bu kadar hayatımızda değilken – düşünün, artık selfie ölümü diye bile bir şey var- insanlar bu kadar tüketim çılgınlığında değildi, ilişkiler değerliydi, şimdi ise ana yemek yerine artık fast food.

-Yani, sonsuz aşk yok, öyle mi?
Kerem: Bence sonsuz aşk ya da nihai sevgili yok. Oyun da o yüzden beni cezbetti. Eva karakterinin söylediği bir cümle vardır oyunda, masum değiliz hiçbirimiz. Keza Rocco’da çokta sütten çıkma ak kaşık değil.
A. Sami: Sonsuz aşk konusu, belki olabilir. Rocco karakteri istese eşini aldatabilirdi, ama yapmamayı tercih ediyor. Bianca en masumu, ilişkisini yaşamış, bitirmiş; net; Carlotta’nun yaşadığı sanal durum, cesaret edemiyor belki de. Aralarında Eva en marjinal olanları. Peppe’nin ise, kimliği ile alakalı yalan söylemesi dışında -ki toplum baskısından dolayı- masum olduğunu söyleyebiliriz. Hem ayrıca, hikayelerin doğması için her daim masumlara ihtiyaç vardır.

-Oyunun adından dolayı, Ajda şarkısı bekliyorsunuz bir yerlerde, ama öyle olmuyor?
Kerem: İsim konusunda izin var, lakin hem Ajda Pekkan’nın söylediği “Ya Sonra” için, hem de orijinal İtalyan versiyonu olan, Mina tarafından söylenmiş “Giorni” için istenen telifler çok fazlaydı. Biz de müziğimizi Burçak Çöllü’ye emanet ettik.
A. Sami: Söylemeden geçemeyeceğim, oyunumuzun yemek stilisti ise İnci Bak. Kendisi aynı zamanda, “Cebimdeki Yabancı” filminde de yemekleri hazırlayan kişiydi. Oyunumuz için, her geçen ayla birlikte mevsimsel yemekler hazırlıyor. Oyunda içilen şarabın efektif olması adına – seyircilere o koku ulaşsın diye – gerçek şarabın yanında meyva-bitki karışımı içecek hazırlıyoruz.

-Son olarak, sıradaki projeler nelerdir?
A. Sami: Balat Monologlar Müzesi oyunum halen devam ediyor. Yakın zamanda “Balkonlu Bakkal” isimli kitabım çıkacak. Komedi dram tadında olan hikayede, aynı apartmanda yaşayan 60 yaşını geçkin 6 kız kardeşin, evlenen ağabeylerine gelen gelinle beraber, değişen yaşamlarını okuyor olacağız.
Kerem: TRT’nin düzenlediği, TV Filmleri platformu kapsamında, yapıma uygun 33 film arasında, Gökçe Eyüboğlu ile beraber yazdığımız, fiziksel deformasyonu sahip karakterin hikayesini anlatan, Batlir isimli filmimizde uygun bulundu. Şu anda yurtdışında festivallerde gösterilen film, daha şimdiden Amerika’da En iyi film ve En iyi Erkek oyuncu mansiyon ödüllerine layık görüldü. New York’ta da iki festivale kabul aldık. Ayrıca yaklaşık 1,5 ay evvel başlayan, deneysel türdeki, farklı reji ve seyirci dinamiğine sahip, Türk-Alman halkının birbirlerine karşı ön yargılarını anlatan, Fringe Ensemble ve TwoTwo Production ortak yapımımız olan BaseCamp oyunumuz Bonn ve İstanbul arası oynamaya devam ediyor.

Share.

About Author

Comments are closed.